Skip to content

TÜSİAD’ın yayınladığı “yeni Anayasa” kılavuzuyla ilgili düşüncelerim – 4 (son)

by 08/04/2011

TÜSİAD’ın yayınladığı yeni Anayasa raporunun üzerinden Türkiye için uzun sayılabilecek bir zaman geçti. Rapor gündemden düştü. Kimse yüzüne bile bakmaz oldu. Çünkü çoktan itibarsızlaştırıldı. Hem de raporu okumadan kamuoyunu yönlendirmek isteyen “önyargı tanrıları” tarafından. Oysa bence çok önemli bir rapor olmaya devam ediyor TÜSİAD’ın raporu ve bu nedenle seçimlerden sonra başlayacağı anlaşılan / umulan yeni Anayasa sürecine ışık tutmaya devam etmeli.

Bugün raporla ilgili düşüncelerimin son bölümünü eş koordinatörler (EK’ler) Prof.Dr. Ergun Özbudun ve Prof.Dr. Turgut Tarhanlı’nın görüşlerine ayırıyorum. Sonra ben de raporu bir köşeye koyacağım. Ama seçimlerden sonra tekrar masamın üzerine indirmek şartıyla.

(Raporla ilgili düşüncelerimin ilk bölümü)

(Raporla ilgili düşüncelerimin ikinci bölümü)

(Raporla ilgili düşüncelerimin üçüncü bölümü)

  • Yeni Anayasa’yı yapacak organ konusunda raporun ilk bölümünde yapılan tartışmanın EK’ler tarafından hiç kaale alınmamış olması ve olağan TBMM’nin yeni Anayasa’yı yapabilmesinin önünde hukukî bir engel olmadığının söylenmesi son derece dayatmacı bir görüş. Zira olağan TBMM’nin, talî bir kurucu iktidar olarak mevcut Anayasa’nın değiştirilemez maddeleriyle bağlı olmadığı ve toptan yeni bir Anayasa yapabileceği iddiası baştan sona kadar tartışmalı bir konu. Nitekim ben yeni Meclis’in, “Anayasa koyucu Meclis” sıfatı olmaması ve buna bağlı olarak barajsız şekilde belirlenmemesi halinde yeni Anayasa yapması önünde çok sayıda hukuksal engel olduğunu düşünüyorum. “İki profesöre karşı asistan parçası olarak sana mı güveneceğiz, onlara mı?” diyebilirsiniz. Ancak bu benim tek başıma savunduğum bir görüş değil. Tezi verince kaynakçaya bakarsınız. 🙂
  • Üstelik EK’ler bu görüşlerinin gerekçelerini sıralamak ve neden bir hukuksal engel olmadığını savunmak yerine raporda tartışılan diğer yöntemlerin neden yanlış olduğunu ispatlamaya girişmiş. Ters bir mantık değil mi?
  • Neyse ki EK’ler mevcut sistemin temsilde adaletsizlik yarattığı gerçeğini görerek ya barajın %5’e düşürülmesini ya da Türkiye milletvekilliği gibi yeni seçilme yöntemlerinin devreye sokulmasını da öngörmüş. Ancak bu iyileştirmelerden sonra dahi mutlaka birileri yazım sürecinin dışında kalmayacak mı? Bu da toplum sözleşmesinin yine sakat doğmasına yol açmayacak mı? Önemli olan herkesin bu sürece katılmasını sağlamaksa akıldan “%5” bile geçmemeli. “Bu imkansız” diyenlere Güney Afrika örneğini incelemelerini tavsiye ederim.
  • EK’ler raporun 40. sayfasında önemli bir tespitte bulunmuş.

Anayasa yapımının gerçek anlamda hür ve demokratik bir ortamda yürütülebilmesi için basın, ifade ve siyasî örgütlenme hürriyetleri üzerindeki çağdaş evrensel demokratik normlara aykırı kısıtlamaların, yeni TBMM’nin faaliyete geçmesiyle birlikte, süratle kaldırılması

gerektiğini ifade eden EK’ler, şu anda bu tür anti-demokratik kısıtlamaların var olduğunu kabul etmiş demek ki. Peki bunların kaldırılması için “yeni TBMM’nin faaliyete geçmesini” beklemeye ne gerek var? Hemen iptal edilmelerini talep etmek gerekmez mi?

  • EK’lerin yeni Anayasa’nın başlangıç kısmında doğa ve çevrenin korunmasına değinilmesi gerektiğini belirtmesi son derece olumlu ve ekoloji hareketinin etkisinin geldiği noktayı göstermesi açısından çok önemli.
  • EK’lerin en net olduğu kısımlardan biri yeni Anayasa’da başkanlık rejiminin olmaması gerektiğini belirttikleri ve parlamenter sistemin devamlılığını istedikleri kısım. Anlaşılan hem başbakanın güncel demeçleri, hem de genel gidişatın gösterdiği yönün başkanlık rejimi olduğunu düşünen EK’ler buna karşı sert tavır koyma ihtiyacı hissetmiş. Yoksa, yeni Anayasa’ya kılavuz niteliği taşıyan bir raporda “olmaması gereken bir şeyle ilgili” iki farklı yerde bu kadar kesin ifadeler kullanılmazdı. Bir başka deyişle, neden Meclis hükümeti sistemine karşı kesin bir karşı duruş dile getirilmemiş de ses başkanlık sistemine karşı yükseltilmiş? Demek ki yeni Anayasa’nın başkanlık sistemine dayanma ihtimali EK’lere yüksek gözüküyor.
  • Yeni Anayasa’da başkanlık rejimine karşı çıkan EK’ler,

1982 Anayasasının yürütme ve idareyi, devletin diğer organlar karşısında adeta daha üstün kılan bir görev ve yetki dağılımın sahip olması yeni Anayasada yeniden düzenlenmeye muhtaç bir konudur. Kaldı ki, yeni bir Anayasanın, 1982 Anayasasından esasen daha farklı bir düzen öngörmesinin en önemli yapısal unsurlarından birisi de bu yönde bir değişim olacaktır.

diyerek günümüzde yaşanan yürütme üstünlüğüne de gönderme yapıyor. EK’lere göre yeni Anayasa’nın gerçekten yeni bir Anayasa olabilmesinin yolu, 1982 Anayasa’yla kurulan yürütme üstünlüğüne son vermekten geçiyor. Kesinlikle katıldığım bir tespit.

  • EK’lerin raporun 43. sayfasında yaptığı “yeni Anayasa hazırlanıncaya kadar yeni kurum (örneğin Kamu Denetçiliği Kurumu veya Ulusal İnsan Hakları Kurumu) yaratmayalım” uyarısı ileride sorun yaratabilir. Uyarının nedeni, “eğer yeni kurumu şimdi yaratırsak, ileride yeni Anayasa’yla uyum sorunu yaşayabiliriz” endişesi. Bu baklı bir endişe olsa da, Anayasa yazım sürecinin son derece uzun olabileceği ve hatta başarısızlıkla sonuçlanabileceği göz önüne alınırsa, bu kurumlara ulaşmak için senelerce bekleme ihtimali ortaya çıkıyor. Buna gerçekten gerek var mı? Emin değilim.
  • EK’lerin yeni Anayasa’da kültürel haklara da yer verilmesini istemeleri, raporun geri kalanında ifade edilen yerinden yönetimin güçlendirilmesi ve anadilinde eğitim talepleriyle paralellik gösteriyor ve uluslararası insan hakları standartlarına erişmek adına doğru bir talep.
  • Anayasa çatısı altında çevre hakkı ve vicdanî ret hakkı gibi 3. kuşak diyebileceğimiz haklara yer verilmesini isteyen EK’ler, dolaylı olarak, bu tür hakların kabul edilmesi için “marjinalleştirilmiş” gruplar tarafından verilen mücadeleye destek olmuş durumda. Hem bu hakların, hem de bu hakları savunan grupların iktidarlar tarafından marjinalleştirilmesini engellemek adına doğru bulmak bir yana, teşekkür etmek gerekiyor.
  • Aynı şekilde Türkiye’de hep görmezden gelinen mültecilerin ve Türkiye’deki yabancıların durumunun da yeni Anayasa’da düzenlenmesini isteyen EK’ler çok önemli bir sorunu da gündeme taşıma gayreti içerisinde.
  • Bilindiği üzere, 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun yolu açıldı. Ancak Mahkeme’ye Anayasa’daki tüm hak ve özgürlükler için değil, yalnızca Anayasa’da yer alan ve aynı zamanda İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde de (İHAS) korunan hak ve özgürlüklerin ihlali halinde başvurmak mümkün. Bir başka deyişle, Anayasa’daki her hak veya özgürlüğünüz için bireysel başvuruda bulunamazsınız. Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmek için ihlal edildiğini iddia ettiğiniz hak veya özgürlüğün aynı zamanda İHAS tarafından da korunması gerekiyor. Neden? Çünkü hükümet, düzenlemeyi hazırlarken temel hak ve özgürlüklere duyduğu derin sevgiden (!) hareket etmedi. Amacı vatandaşların İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne gitmesini zorlaştırmak ve bu yolla da daha az tazminat ödemek. Buradaki çarpıklığı çok güzel bir şekilde rapora aktaran EK’ler bunun yeni Anayasa’da düzeltilmesi gerektiğini belirtmiş.
  • Raporda yer alan, zorunlu din dersinin kaldırılmasıyla ilgili kesin ifadelerden Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) maalesef yararlanamamış. DİB’in kaldırılması teklifinin toplantılar sırasında konuşulduğunu ancak bunu, yaratabileceği sakıncalar nedeniyle doğru bulmadıklarını ifade eden EK’ler, kurumun Alevi vatandaşları da kapsayacak şekilde yeniden yapılandırılmasını önermiş. Ancak o zaman sorunu halletmiş oluyor muyuz? Bu önerilen yeni yapılanma da ne Lozan Anlaşması uyarınca korunan bir azınlık, ne de Sünni veya Alevi olmayan, örneğin ateist, agnostik, deist, hindu, sih veya şaman vatandaşların sorunlarını halletmiyor. Laik olduğunu iddia eden bir ülkede devletin -tamam bu sefer sadece Sünni’lere değil ama- Sünni ve Alevi’lere mesafesi diğer dinlere olandan daha az oluyor. Ateist, agnostik, deist, hindu, sih veya şaman vatandaş yine ve hâlâ vergileriyle kendisine hizmet sunmayan bir devlet kurumunu finanse etmeye zorlanıyor. Bence DİB konusunda biraz daha cesur davranılabilirdi.
  • EK’ler Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişikliklerini esas yönünden incelemesinin demokratik ilkelerle bağdaşmadığını kesin bir şekilde ifade etmiş. Ancak demokrasi olduğundan kuşku duymadığımız ve Anayasalarında değiştirilemez maddeler olan Almanya ve Fransa’da Anayasa değişikliklerinin değiştirilemez maddelerle ilgili olarak denetlenebileceği kabul edilmiş durumda. Kanımca da, bir ülkenin demokrasi olmasını engelleyen Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişikliklerini içerik açısından denetlemesi değil de, temel kuruluş ilkelerine aykırı hareket edip bunun da denetlenemeyeceğini söylemek değil mi? Ayrıca yasamanın (yani aslında yürütmenin) bir işleminin yargısal denetimden kaçırılabileceğini söylemek raporun 42. maddesinde ifade edilen “hukukun üstünlüğüne dayanan bir devlet olma şiarının etkili kılınması gerekir” şeklindeki düşünceyle çelişmiyor mu?

TÜSİAD’ın yayınladığı “Yeni Anayasa Yuvarlak Masa Toplantıları Dizisi: Yeni Anayasanın Bel Temel Boyutu” adlı raporla ilgili düşüncelerim bu şekilde. Genel olarak oldukça başarılı ve cesur bulduğum bu rapora ileride layık olduğu değerin verileceğini umuyorum. Elbette ki eksikleri ve karşı çıktığımız noktaları vardır; ama bu, çok değerli akademisyen ve kanaat önderlerinin verdiği yoğun bir emeğin sonucu ortaya çıkan ve Türkiye’nin daha demokratik ve özgürlükçü bir ülke olması için ortaya konulan düşüncelere hak ettikleri önemi vermemizi engellememeli.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: