Skip to content

Demokratik Anayasa Sempozyumu’nda tuttuğum notlar

by 24/04/2011

23 Nisan’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Fındıklı’daki kampüsünde Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği ve 78’liler Girişimi tarafından ortak şekilde organize edilen Eşitlikçi, Özgürlükçü, Demokratik Anayasa Sempozyumu’nda tuttuğum notlar aşağıdaki gibi.

Belirtmem gerekir ki sonuç bildirgesinin taslağı düzeltilip yakında yayınlanacak. O zamana kadar, sempozyumda konuşulanları üç aşağı beş yukarı öğrenebilmeniz için yararlı olmasını umuyorum.

Ayrıca sempozyumun soru-cevap bölümlerini de not etmedim çünkü çoğu konuşmacı soru sormak yerine korsan bildiri yayınlamayı tercih etti! Ben de bunu protesto etmek adına hiçbirine yer vermiyorum 🙂

İyi okumalar.

Eşitlikçi, Özgürlükçü, Demokratik Anayasa Sempozyumu

23 Nisan 2011 Cumartesi – MSGSÜ

 I.                    Oturum

Anayasa Yapım Süreci / Kim tarafından ve nasıl değiştirileceği

Yöneten: Prof.Dr. Nihal Saban

Konuşmacılar: Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu ve Yard.Doç.Dr. Ayşen Candaş

1)      Ayşen Candaş:

Keyfî ve sınırsız egemenlik anlayışı mutlakiyetçidir. Kayıtsız – şartsız rızaya bağlıdır. Rıza ise demokratik değildir. Bu iktidarların, rızayı daha en başta aldığına dair bir kabulü vardır. Boş çek vermeye benziyor. Mutlak egemenin yaptığı her şeye “evet” denmiş gibi algılanıyor. Oysa “demokrasilerde egemenlik tahtı boş kalır” sözü geçerlidir. Egemen mutlak sınırsız değil, tam tersine, en baştan sınırlıdır.

Egemenliğin aslî unsuru olan bireylerin eşitliği demokrasinin aslî öğesidir. Her vatandaş birbiriyle eşit statüde olmalıdır. Her vatandaş egemenin eşit paydaşıdır.

Bir anayasa yapmak, bir şirket kurmak isteyen eşit paydaşlardan farklıdır. Paydaşlar daha sonra eşitliklerini yok edebilir. Anayasa yaparken ise eşitlik bir daha tartışılmaz ve değiştirilmez. Gelecekte de eşitlik devam eder. Ancak bu bilinirse bugünün şartlarında Anayasanın meşru şekilde yapımına katılabilir herkes. Eğer anayasa birilerinin zararına yapılıyorsa o halde çoğunluğun meşru olduğu kabul edilemez.

Demokrasi birbirine eşit ortakların olduğu, itirazı dinlenmesi gereken kişilerin bu itirazlarını istedikleri gibi dile getirebildiği ve itirazına rağmen görmezden gelinen kişilerin olmadığı ortamlarda mümkün olur. Demokrasi gerçekten vesayetin sonu olacaksa kimsenin başkasına nasıl daha doğru yaşayacağını söylememesi gerekir.

Eşit katılım hakkı her demokratın savunması gereken ilk hak ve demokratik ilkedir.

2)      İbrahim Kaboğlu

Anayasacılık iktidarın sınırlanması ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır.

12 Eylül 2010’dan bu yana kamuya açık Anayasa toplantılarına ikinci kez katılıyorum. Bunun anlamı şu: Elden geldiğince Anayasa adına kamuya konuşmamaya çalışıyorum. Haftaya bizde yapılacak olan uluslararası toplantının ise bugünle ilişkisi var. Marmara’daki toplantı dört yıl önce Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği tarafından kararlaştırıldı. Oyalamıştım şimdiye kadar. 2007’de ise dedim ki “Biz yeni Anayasa yapıyoruz. Bu nedenle 2011’de bizde yapalım.” Böylece yeni Anayasamızı da tartışma imkânı bulabilirdik. Önerim kabul oldu.

Fikret İlkiz hatırlayacaktır, DİSK raporunu hazırlarken “Çok sıkıştırmayın bizi, yeni Anayasa en az 2 sene alır” deyince Süleyman Çelebi “O kadar uzatmayalım” dedi. Aradan dört yıl geçti. 12 Haziran’da seçim var. Yeni Anayasa fikrinden dört yıl öncesine göre daha uzağız belki de. Bu, 1991’lere kadar uzanan bir süreç aslında. 20 yıldan beri ne kadar yol alındı? Nerede hata yapıldı?

İki farklı düzlemde değerlendirmek gerekir: a) Sivil toplum düzleminde b) Siyasal alanda. STK düzlemi çok daha fazla yoğundu.

Siviller olarak siyasetçileri etkileyemedik. En somut etki 2001’de gözlenmektedir. Tam 10 yıl öncesi, şöyle bir ayrım var: 2004’te yapılan değişiklikle bu Anayasada yapılabilecek değişikliklerin sınırına gelindi. Bundan sonra yapılması gereken toptan yenilemeydi. Ancak başka değişiklikler de yapıldı ve çok farklı bir yere götürdü Anayasayı. 2007-2010 değişiklik ekseni iktidarı güçlendirici, başka bir deyişle 12 Eylül ruhunu derinleştiriciydi.

Anayasa değişikliğiyle Anayasanın yenilenmesini farklı kavramlar olarak kullanıyoruz. Yeni bir değişikliğe hayır ama yeni Anayasaya evet! Yeni bir değişiklik 12 Eylül’ün uzantısı haline gelebilir çünkü.

Yapım tarzıyla içerik diyalektiğinin ortaya konması çok önemlidir. 1961 örneği tipiktir. 61 Anayasası’nın makûs talihi şu oldu: İçerik olarak Türkiye’nin görmediği ve muhtemelen göremeyeceği bir metin oldu. Kısırdöngü şu oldu: Darbe sonrası olması bizi 61 Anayasası’nın kazanımlarını dile getirmekten alı koydu. Gocunmaya gerek yok, 61 harekâtı bir darbedir. Ama sırf bu yüzden metnin anti-demokratik olduğu doğru değildir. Neden bu kadar çabuk hançerlendi? Çünkü DP geleneği dışlanmıştı. Metnin idealist olmasıyla yapılıştaki zaaf burada çok güzel ortaya çıkıyor.

2007 Temmuz’undan beri siyasal söylemin güdümüne kapılır olduk. Bu bir tehlike işaretidir. Sanki belli bir siyasal söylemin paraleline girmezsek demokratlık sınavından çakarız korkusu sardı bazılarımızı. Önümüzdeki aylarda da bizi bekleyen tehlike bu. Burada sorulması gereken: Acaba sivil toplum mu siyasal aktörleri etkileyecek yoksa tersi mi? Tersi halinde siyasetçiler sivil toplumu meşruiyet aracı olarak kullanabilir.

Yeni Anayasa fikrinden oldukça uzak olduğumuzu kabul etmek gerekiyor. Bugünden yarına hazırlanabilecek bir metin değil bu. 2015’lerde olsa bile çok iyimser olur. Ayrışma yoluyla birleşme içerisindeyiz. Elimizdeki 82 Anayasası’nı hepimiz eleştiriyoruz. O metni lanetlerken ondan kaçış sürecini de beraberinde getiriyoruz. Sanki 82 Anayasası’nda hiç olumlu hüküm yokmuş, yapılan değişiklikler hiç yapılmamış gibi düşünüyoruz. Bu çok tehlikelidir. Yeni Anayasa ufukta gözükmüyor. Uğradığı değişikliği olumlu olarak yorumlamak yerine reddediyoruz ve adeta Anayasasız bir ortam varmış gibi davranıyoruz.

Hiç geciktirmeden 66. madde değiştirilmelidir, kendine güvenen Meclis hemen bunu değiştirir. Çünkü ilk 3 maddeye aykırıdır. Türk Devleti yoktur, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır. 13. maddeye ölçülülük ilkesi kondu 10 yıl önce. Öze dokunamazsın deniyor. Bu ilke, sadece derslerde okutulsun diye konmuş bir ilke değildir. TBMM, YSK, valiler, vb. uygulasın diye var. YSK’nin yarattığı kriz Anayasadan kaynaklanmadı, YSK’nin Anayasayı yanlış yorumlamasından kaynaklandı.

Çok yüklendiğimiz 12 Eylül mevzuatının %10 barajı korunuyor. Bu, Anayasanın doğrudan hükmü değil ve hatta Anayasaya açıkça aykırıdır. Meşrulaştırmak için “başka yerlerde de var” deniyor ama “bir seçim bölgesinde şu oranı geçen aday/parti Parlamentoya girer” demiyorlar. Ve bu insanlar kendilerini demokrat olarak lanse ediyor. Biz sivil toplum olarak bu konuda hiçbir adım atamamışsak ve 13 Haziran’dan itibaren bu konuda bir adım atılması için bir umut yoksa “yeni Anayasayı yapacaklar” derken kendimizi inandırabilir miyiz?

Yeni Meclis yeni Anayasayı kendi misyonu açısından yapmakta zorlanır. Çünkü yapacağı çok yasama faaliyeti var. İspanya’yı sürekli örnek veriyoruz ama o bir bölgeli devlet. Yeni Anayasayı tartışırken yapım yönteminin de yeni olması gerekiyor. Yeni metni bugünün siyasal kavgalarının belirlediği güçler dengesi içinde belirlememeliyiz.

II.                  Oturum

Anayasanın Başlangıç ve Değiştirilemez Maddeleri

Yöneten: Prof.Dr. Gençay Gürsoy

Konuşmacılar: Doç.Dr. Ozan Erözden ve Yard.Doç.Dr. Olgun Akbulut

1)      Ozan Erözden:

Başlangıç metinleri Anayasaların genel felsefesiyle ilgilidir. Değişmez madde Almanya’da da var. Orada da tarihsel nedenlerle federal yapı değiştirilemez çünkü siz bir üniter yapıyı daha kolay şekilde otoriter bir rejime dönüştürebilirsiniz. Oysa federal yapılar çoğulcudur ve bu yüzden demokrasinin teminatı gibidir.

Değişmez maddelerle 61 Anayasası’nda tanışıyoruz. Ancak sadece 1. madde. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki içtihadı sorunludur. 61 Anayasası dönemindeki bu yorum daha sonra da korunmuştur.

82 Anayasası’nın değişmez maddeleri çok daha geniş kapsamlı. 4. madde işleri daha da karıştırıyor. Danışma Meclisi’nde kabul edilen metinde değişmezliğin sadece ilk maddeyle ilgili olduğunu görüyoruz. Ancak Millî Güvenlik Konseyi’nin yaptığı değişikliklerden biri de buradadır. “Bir madde yetmez, üç madde olsun”. Semantik olarak çok mantıklı değil. 1 ve 2. madde birlikte okunduğunda anlamsız. “Cumhuriyet Devlet’tir, Devlet Cumhuriyet’tir” gibi bir anlamsızlık içine düşüyoruz. Bundan daha önemlisi, değişmezlik atfedilen ilkelerle Anayasanın içeriği çelişiyor. 2. maddeye baktığımızda akla gelenler laiklik ve Atatürk milliyetçiliği ama sosyal devlet ve hukuk devleti veya insan haklarına saygılı devlet ilkeleri de var. Ancak hukuk devletiyle 82 Anayasası’nın maddeleri arasında çelişki var. Örneğin Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ve olağanüstü hallerde çıkarılan KHK’ler denetlenemiyor. Anayasaya aykırılığını iddia etmek mümkün değil. Anayasa yasaklıyor. Hukuk Devleti’yle çelişen bir durum. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Değişmez maddelerin içeriği de yanlış anlaşılabiliyor. Örneğin bölünmez bütünlük ilkesi. Bu lafın üniter devlet yapısını zorunlu kıldığı algısı mevcut. Oysa ki bu iki ilke birbirini mutlaka gerektirmez. Federasyonların da bölünmeyeceği açık açık Anayasalarda yazabilir. Ancak Türkiye’de bu böyle anlaşılıyor; Anayasa Mahkemesi de böyle anlıyor, hukukçular da.

Bunların ötesinde Anayasa Mahkemesi’nin uygulamasından kaynaklanan şöyle de bir durum var: Başlangıç’ın ve değişmez maddelerin belli bir şekilde anlaşılmasına bağlı olarak bazı yaptırımlarda bulunmakta, örneğin parti kapatmakta veya Anayasa değişikliklerini iptal etmekte. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin hatalı yorumundan kaynaklanmaktadır. Değişmezlik niteliği taşıyan ilkelerden biri de Başlangıç kısmındaki temel ilkeler. Dolayısıyla Başlangıç’ın da bazı bölümleri değişmez kabul ediliyor. Bunların içeriğini kesin olarak kimse bilemiyor çünkü Türkçesi bozuk ama şunlar kesin: Devletin kutsallaştırılması ve Türklüğün yüceltilmesi. Hatırlatmak isterim: 1995 yılında Başlangıç metni de değiştirildi. Bilmiyorum dünyada başka örnek var mıdır? Çünkü orijinal metin o kadar otoriter bir nitelikle yazılmıştı ki değiştirilmek zorunda kaldı. Peki bu durumda değiştirilmez bir madde değiştirilmiş mi oldu?

Özetlemek gerekirse, 1982 Anayasası’nın Başlangıç kısmı ve değişmez hükümleri, bunlara sahip diğer Anayasalarla karşılaştırıldığında hiçbirine benzemeyen, statükoyu korumak amacıyla kaleme alınmış hükümlerdir. Bunların üzerinden gelecekteki Anayasanın yazımını sınırlamak kanımca mümkün değildir. Çünkü bunları değişmez kılan beş generaldir. Dolayısıyla beş generalin iradesinin Türkiye’de yapılacak bütün Anayasaları bağlaması kabul edilemez. Çoğulcu perspektifle yeniden kaleme alınması gerekir eğer değişmez madde olacaksa.

2)      Olgun Akbulut:

3.maddedeki tek anlamlı değişmez madde resmî dil meselesi. 2 soru var bununla ilgili: 1) Resmî dil neyin dilidir. 2) Diğer dillerin resmî dil karşısındaki konumu nedir? Resmî dil hukuken tanınan ve devlet erkelerinde ve organlarında hizmet verirken kullanılan dildir. Hukuken ABD’nin resmî dili yoktur. Girişimler olmuş ama kabul edilmemiş. 1982 Anayasası’nın 3. maddesinde Türkiye Devleti’nin dilinin Türkçe olduğunu anlıyoruz. Devletin dili olmaz. Resmî dil olmalıydı. Aynı hata Fransa’da da var: Cumhuriyet’in dili deniyor orada da. Ancak biz onlardan almadık çünkü orada 1992’de bu hüküm Anayasaya girdi.

61 Anayasası’nda resmî dil deniyor, 82’de devletin dili oluyor. Bilinçli bir tercih bu. “Değişik yorumlara” sebep olmamak için. Neden? “Türkçe sadece resmî bir dil olarak algılanabilir” endişesi. Halbuki “ülke dili” veya “ulusal dil Türkçe’dir” denebilirdi.

1876 Kanun-i Esasî’de resmî dil doğrudan düzenlenmemiş. Kamu görevlilerinin alımıyla ilgili düzenlemede Türkçe şartı aranıyor. Resmî dilin varlığı devletin başka dillerde de hizmet vermesinin önünde bir engel değildir.

Resmî dil aynı zamanda yargının da dilidir. Tek istisnası, ceza yargısında savunma hakkının kullanılması. Sanık, meramını anlatacak kadar Türkçe bilmiyorsa kendisine tercüman tahsis edilir. Ceza yargısı dışında kabul edilmiyor. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de medeni ve idari yargılamada da resmî dil dışındaki dillerde dava hakkını kabul etmedi. Lozan’da da dinî azınlıklara kendi dillerini kullanma hakkı veriliyor. İster ceza, ister idarî, ister medenî dava olsun, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı resmî azınlıklar bu hakkı kullanabilir. Ancak bu hüküm de Türkçe bilip de konuşmak istemeyenlere kendi dillerini kullanma hakkını vermiyor.

Resmî diller dışındaki diğer dillerin hukuksal konumu: TBMM üyesi başka dilde konuşursa ne olacak? Resmî dilin neyin dili olduğu belli olmadığı için Meclis’te hangi dilin kullanılacağı belli değil. Meclis’te konuşan kişi yasama dokunulmazlığına sahip, başka dil konuştu diye yargılayamazsınız. Kamu makamlarının da hangi dili kullanacağına dair bir mevzuatımız yok. Örneğin Almanya’da kanun “yargı makamlarının dili Almanca’dır” der. Bizde böyle bir düzenleme yok.

“Bir ülkenin bir tek resmî dili olur” söylemi de doğru değil. Örneğin Güney Afrika’nın 11 adet resmî dili vardır. Finlandiya’da Sami toplumunun kendi dilini resmî makamlar önünde kullanması için ayrıntılı bir kanun kabul edilmiştir.

Söz konusu olan kamu makamlarıyla iletişime geçmekse bu, devletin o dili kabul edip etmemesiyle ilgili. Ama bir de restoranlar gibi kamuya açık mekanlar var. Aslında bu konuda da Türkçenin kullanılmasıyla ilgili bir kanun var ancak uygulanmıyor. İstanbul’daki tabelaların yarısı İngilizce. Eğer İngilizce olabiliyorsa başka herhangi bir dilde de olabilir.

Trafik yol, işaret ve levhalarına gelirsek 2 şey çıkıyor: Ya hoşgörü zemini olur Türkiye’deki gibi ya da Fransa Anayasası’na 2008’de eklenen “yerel diller kültürel çeşitliliği sağlar” gibi bir düzenleme olabilir.

Sonuç: Resmî dil dışındaki diğer dillere dair yeni Anayasada ya ayrıntılı düzenleme yapılmalı ya da kanunla düzenleneceği söylenmeli. Eğer kanun olacaksa bunun ayrıntılı bir kanun olması gerekir.

III.                Oturum

Anayasa’da Temel Hak ve Özgürlükler

Yöneten: Doç.Dr. Nuray Mert

Konuşmacılar: Prof.Dr. Turgut Tarhanlı ve Dr. Ece Öztan

1)      Ece Öztan:

Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle ilgili bir sunum yapacağım. Bu perspektifi içeren bir Anayasa nasıl olabilir? Önce bir teorik giriş yapmak istiyorum.

1970’lerden sonra toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı ortaya çıkıyor. Hem anayasal çerçeveye, hem de belli kurumlar aracılığıyla bu eşitlik oluşturulmaya çalışılıyor. Bizim de 82 Anayasamızda eşitlik 10. maddede düzenleniyor. Ben maddeler üzerinden gitmeyeceğim. Temelde iki yaklaşımdan ilerleyebiliriz: Eşitlik ve farklılık. Eşitlik, 1. dalga. Farklılıksa 2. dalga olarak kabul edilebilir. 1. dalga fırsat eşitliğidir ve birey temellidir. Kadın-erkek eşitliğiyle ilgili temel metinlerin elden geçirilmesini gerektiriyor. Eşit işe eşit ücret gibi. Daha yeni yaklaşımlar: Olumlu ayrımcılık ve toplumsal cinsiyetin toplumsal politikalara yerleştirilme stratejisi (gender mainstreaming). Yeni Anayasada kadınları korumacı ve anneliğe hapseden bir yaklaşım tehlikesi var. Farklılık kavramındaki nüanslar önemli ve bu yüzden bunlar üzerinde duracağım.

Olumlu ayrımcılık grup dezavantajlarını ön plana çıkartıyor. Aslında dezavantajlardan kaynaklanan bir tarihin getirdiği ayrımcılığı önlemeye çalışıyor. Eşitlik dediğimizde standart olarak ele aldığımız bir erkek normu var. Bu bizi bir batağa saplıyor.

2)      Turgut Tarhanlı

Neden Anayasalarda temel hak ve özgürlüklere yer verme ihtiyacı duyuyoruz? Bir Anayasa metninde temel hak ve özgürlüklere yer vermekle birey veya toplum olarak aslında güçlendirme (empowerment) yaratıyoruz. Kimin kime karşı güçlendirilmesi? Herkesin herkese karşı hatta kendisine karşı bile güçlendirmesi söz konusu olabilir.

İnsanın içinde olduğu çok asimetrik ilişkiler olduğuna göre –iki kişi arasında veya devletle birey arasında- siz bu ilişkinin güçsüz tarafı olabilirsiniz. Aynı anda başka bir ilişkide ise güçlü konumda olabilirsiniz. İşte Anayasanın bu karmaşık güç ilişkilerini düzenleyebilmesi gerekir. 20. yüzyılda bu daha çok dinî azınlıklarla ilgilidir. Bunun dillendirilmesi ise ancak 90’larda başlamıştır. Soğuk Savaş bizi engellemiştir. Hak kavramının Anayasalarda yer alması da buna bağlı olarak 90’lı yıllardadır. Bunun adı da “kimlik”tir. İnsan hakları hareketi bu konuda bir buz kıran gemidir. Ve feminist hareketi takip etmiştir.

Not: Özel sebeplerle tüm oturum boyunca salonda yer alamadığımdan her iki konuşmacının da sunumlarının sadece ilk bölümü aktarılmıştır.

IV.                Oturum

Devletin şekli / Başkanlık rejimi

Yöneten: Prof.Dr. Haldun Gülalp

Konuşmacılar: Prof.Dr. Oktay Uygun ve Öğr.Gör.Dr. Evren Balta Paker

1)      Evren Balta Paker

Buradaki herkesin başkanlıkla parlamenter sistem arasındaki farka vakıf olduğunu düşünüyorum ama yine de çok kısa birer tanım verelim. Parlamenter sistem dediğimizde aslında yürütme yani hükümet Meclis’e dayanır. Hem yürütme hem yasama aynı seçim sisteminin bir sonucudur. Yürütme yasamanın içinden çıkar. Başkanlık sisteminin ayırıcı özelliği ise başkanın yasamadan bağımsız olmasıdır. Bu iki organ ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız şekilde doğrudan halk tarafından seçilir. Bu nedenle her iki organın ayrı ayrı demokratik meşruiyeti vardır. Bu nedenle de güçler ayrılığı olarak adlandırılıyor. Fakat her parlamenter sistem veya başkanlık sistemi aynı şekilde işlemiyor. Ülkeden ülkeye değişiyor çünkü her toplumsal yapı farklı ve kendi sonuçları var. Örneğin başkanlıkta güçler ayrılığının hayata geçmesi için diğer organların da buna uygun olması ve demokratik alt yapının oluşmuş olması gerekiyor. Her sistemi bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’de başkanlığın nasıl bir sonuç doğuracağı kesin değil. Anayasada buna uygun olarak çok sayıda değişiklik yapılması gerekiyor.

Türkiye’de bugün neden başkanlığı tartışıyoruz? Özellikle de, ağır aksak da olsa bir parlamenter sistem işliyorken? AKP hükümeti tarafından başkanlık bir alternatif olarak öneriliyor. Nedenleri: 1) Yürütmenin gücünün artırılması isteği. Varsayılan, başkanlıkta yürütmenin daha güçlü olacağı. Halbuki şu anda bile çok fazla güçlü. Neo-liberal yönetim anlayışının iktidar algısı bunun daha da güçlendirilmesi yönünde. Başkanlık sistemlerinin yürütmeyi güçlendirdiği ise bir muamma. 2) Parlamenter sistem istikrarsız ve yavaş inancı. Bu düşüncenin oluşmasının nedeni siyasal aktörlerin hafızası. 3) Kurumsal eşbiçimcilik. Bir başka deyişle, başarılı gibi görülen devletlerin taklit edilmesi. Burada örnek ABD. 4) Bugün iktidarda olanların benimsediği demokrasi modelinin çoğulcu değil çoğunlukçu olması. Çoğulcu modeller demokrasiyi bir uzlaşma zemini olarak, çoğunlukçularsa çoğunluğun karar vermesi gerektiği ve milli iradenin bu şekilde tecelli edeceği bir zemin olarak görüyor.

Başkanlık sisteminde yürütmenin karar alma süreci daha hızlı ve etkin mi gerçekten? Belli değil. Farklı uygulamalar var. Başkanlık sisteminde dahi parlamenter bir çoğunluğa muhtaçsınız. Eğer aksi yöndeyse ağırlık, kanun çıkartmak mümkün olmayabiliyor. Örneğin ABD Başkanı’nın yürütme gücü İngiliz Başbakanı’ndan daha az.

Parlamenter sistemler başkanlığa göre daha mı istikrarsız? Parlamenter sistemler koalisyon hükümetleriyle özdeşleşmiş durumda. Ancak, parlamenter sistem hem koalisyonu hem de tek parti iktidarını içinde barındırıyor. Demokrasi bir belirsizlik rejimidir. Doğru, başkanlıkta yürütme bir kişiyle özdeşleştiği için o kişi ölünceye kadar istikrar ediyor ancak bu, istikrar için son derece kısa bir ölçüdür. Parlamenter sistemlerin ülkeyi bir arada tutma oranı daha fazla. Çünkü dışlama olmuyor. Başkanlık, kazanan hepsini alır üzerinden gidiyor. Bir parti tek başına yönetiyor ve diğerleri dışarıda kalıyor. Bu da uzun vadede bölünmeleri derinleştiren ve dışlanma üzerinden işleyen istikrarsızlık yaratıyor.

Başkanlık sistemine geçmek istiyorsanız parti, yapılanma ve toplumsal işleyiş sisteminizi toptan değiştirmeniz gerekiyor. Başkanlıkta partilerin iç disiplini yok. Partilerin başkanı yok. Bizim siyasal partilerimizi düşünün. Parti liderleri her şeye karar veriyor.

ABD iki partili bir sistem. Her iki parti de merkezde buluşmuş durumda. Çok derin görüş ayrılıkları yok. Aralarında sadece nüanslar var.

Bir diğer özellikle de çok ciddi bir fren-denge sistemi var ABD sisteminde. Yargı çok güçlü ve bağımsız.

Son olarak, ABD federal bir sistem. Her federal devletin kendi başkanı, kendi yasaları ve yargı sistemi var.

Bunların hiçbiri bizde yok. Bunlar olmadan ABD’deki başkanlık sisteminin bizde de işlemesi mümkün olmaz. Bizdeki ancak Rusya’dakine benzer.

Bugünkü iktidar popülist ve çoğunlukçu bir anlayışa sahip. Millî irade olarak da ifade edilen çoğunluğun iradesini mutlaklaştırıyor. Bu, dünyada egemen hale gelen bir anlayış şu anda. Başkanlık sistemi bu eğilimi savunanlar için çok iyi bir fırsat çünkü sistemin kendisi çoğunluk yaratmaya yarayan bir sistem.

Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesi sistemi seçilmiş otoriteryanizm haline getirecektir.

Bugün başkanlığı tartışıyoruz ancak aslında yarı-başkanlığa geçip geçmediğimizi de tartışmamız lazım çünkü devlet başkanının seçimle geliyor olması meşruiyet yaratıyor. Devlet başkanı Türkiye’de halkın seçtiği en meşru lider haline geliyor. Hâlâ parlamenter sistemde miyiz, düşünmek lazım.

Türkiye’deki parlamenter sistemi savunuyorum ancak ağır aksak işlediğini de kabul etmek lazım. %10 barajı gibi, siyasal partiler kanunundaki antidemokratik hükümler gibi çok sayıda sorunu var ve reforme edilmesi gerekiyor. Asıl tartışmamız gereken mevcut sistemin çoğulcu özünü nasıl yeniden ortaya çıkarabileceğimiz olmalı.

2)      Oktay Uygun

Son Anayasa tartışmalarında bir-iki konu öne çıkıyor. 1) Ulusal kimlik. Tanımı; etnik, dinsel, kültürel diğer kimliklerle uyumu konusu. 2) Laiklik. İnsan haklarını da bu eksende yoğurmaya çalıştık. Son bir yıldır iktidar partisinin başkanlıkta ısrarcı olması yeni bir konu yaratıyor. Zaten sorunlarımız var, bunlara bir yenisini eklemek üzereyiz.

Parlamenter sistemin memnun olmadığımız yanları var. Peki neden başkanlık sistemi öneriliyor buna alternatif olarak? Hangi sorunu çözmeye çalışıyoruz? Biz aslında hükümet istikrarına çare bulmaya çalışıyoruz. 80 öncesini hatırlamak lazım. Cumhurbaşkanı seçilemiyordu, kanun çıkmıyordu, hükümetler bir yıldan fazla dayanmıyordu, vb. Başkanlıktan beklenen en büyük yarar istikrardır. Doğrudur, Meclis’teki durum başkanı hiç ilgilendirmez. Görevinin sonuna kadar iktidardadır. Ancak bugünkü tartışma bu amacı mı içeriyor? Bu tartışma 12 Eylül’den sonra ortaya çıktı. Şu anda istikrar derdimiz yok. Ne zaman gündeme geldi? Turgut Özal tek başına iktidar olduğu dönemde teklif etti. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan en güçlü olduğu dönemde teklif ediyor.

Hükümet istikrarı her zaman çok önemli midir? En başta hep onu mu tutmak lazım? Her zaman öyle olmayabilir. Kuzey İrlanda tipik örnektir. Özerklik kazandıktan sonra 50 yıl boyunca aynı parti hükümeti tek başına kurdu. Protestanlar 50 yıl boyunca iktidar oldu. Kuzey İrlanda nereye gitti bu şekilde –ki bir Afrika ülkesi değil- ? İç savaşa sürüklenmiştir! Hükümet istikrarı bazen rejim istikrarsızlığına sebep olabilir. Muhalefet hiçbir şekilde iktidar olamıyorsa bu, istikrarsızlığa neden olabilir.

ABD’deki başkanlık sisteminin 2 büyük sakıncası vardır: 1) Bu sistemde karar alma mekanizmaları çok çabuk kilitlenebilir. Başkan ile Meclisteki çoğunluk farklı ideolojik eğilimlerdeyse o sistem çalışmaz. Birbirlerini etkileme imkanları da yoktur. Görevden alma-fesih gibi mekanizmalar yoktur. Ama ABD’de bu yaşanmaz çünkü çok güçlü bir uzlaşma kültürü var. ABD’de Başkan bütün diplomatları, federal yargıçları, vb. atar ama bu atamaların tamamına Senato onay verir. Yoksa geçersizdir. Eğer Meclis’in bir kanadı Başkan’la aynı eğilimde değilse sürekli çatışma yaşanacaktır. Aynı şekilde Kongre yasayı yapar ama Başkan veto edebilir. Başkan gidip Irak’ı bombalayabilir ama Senato mutlaka onaylamalıdır. Yoksa Başkan’ın eli kolu bağlıdır. Ha Rusya tipi başkanlık derseniz, o ayrı.

Başkanlık sadece ABD’de düzgün şekilde işliyor. Kopyalayanların hiçbirinde tam anlamıyla işlemiyor, aksine otoriter rejimlere yol açıyor. Neden ABD’de otoriter hale gelmiyor? İşte bunu iyi tespit etmek lazım. “Bir de başkanlık sistemini deneyelim” demekle olmaz. Devlet böyle yönetilmez. O modelin size uygun olup olmadığını ayrıntılarıyla incelemek lazım.

Neden ABD’de otoriterlik oluşmuyor? ABD’de federal bir sistem var. Yani ABD’de yetkilerin bir kısmı sadece başkana verilmiş. Örneğin Bush, son derece muhafazakâr ve dindardı. Yetkisi olsaydı evrim teorisini, ABD’deki tüm okullardaki evrim eğitimini kaldırır yerine akıllı yaratım teorisini koyardı. Ama yapamadı. Neden? Çünkü eğitim federal devletlerin yetki alanındadır. Irak’ı bombalayabilir ama o yasayı değiştiremez.

Bir diktatör örgütü aracılığıyla ortaya çıkar. Hitler veya Mussolini’yi düşünün. Bir parti var ve organizma şeklinde yayılmış. Ama ABD’deki partiler böyle değil. Sağcı veya solcu bile değiller. Aralarında ciddi fark yoktur. Hangisi iktidar olursa olsun toplumu yeniden biçimlendirmek gibi bir projeleri yoktur. Bizdeyse her partinin böyle bir projesi vardır. Böyle projesi olan partilerin elinde tüm yetkileri toplaması tehlikelidir.

Parti disiplini de çok önemli. Başkan, partisinin başkanıdır ama partisinden seçilen milletvekilleri ve senatörler üzerinde etkisi olamaz. Kendi partisinin üyelerini de ikna etmesi gerekir. Bizdeyse bir milletvekili ters yönde oy verdiği zaman hemen ihraç edilir. Bu önemli bir farklılıktır. Çünkü disiplinli partiler, sistem federal bile olsa yetkileri merkezde toplayabilir. Hindistan’da bu yaşandı. Federalizmi anlamsız kılabiliyor bu durum.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: