Skip to content

Yeni Anayasaya Doğru Nefret Suçları ve Mevzuatın Yetersizliği Konferansı’nda tuttuğum notlar

by 03/10/2011

30 Eylül Cuma akşamı, daha önce buradan duyurduğum, Sosyal Değişim Derneği ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! tarafından organize edilen ve Global Dialogue tarafından destekleyen Yeni Anayasaya Doğru Nefret Suçları ve Mevzuatın Yetersizliği adlı konferansa katıldım.

Konferansın Cuma akşamı yapılmış olması, havanın tüm gün yağışlı olması ve artık bu “3-4 tane konuşmacı bul, yan yana dizip konuştur, sonra da bir salona kapattığın insanların saatlerce konuşmaları dinlemesini iste” tarzı konferansların iç baymış olmasından dolayı katılımcı sayısı oldukça azdı. Nurcan Kaya’nın açılış konuşmasıyla başlayan Konferans’ta ana akım medyadan da hiçbir katılım olmadı.

Buna karşın, düzenli şekilde ilerleyen konferansta yapılan sunumlar ufuk açıcı ve umut vericiydi. Tuttuğum notlar aşağıda. İyi okumalar.

Yeni Anayasaya Doğru Nefret Suçları ve Mevzuatın Yetersizliği

30 Eylül 2011 – Taxim Hill Oteli – İstanbul

Doç. Dr. Osman Can

Anayasa yazılı bir metin falan değildir. O yüzden bir devleti Anayasaya bakarak anlayamayız. Bir kağıdın üzerine şeker yazarız ama o kağıdı yalarsak ağzımız tatlanmaz. Anayasa’nın üzerine oturduğu kodlar nedir, biraz onların üzerinde duracağım. Daha sonra da yeni Anayasa çalışmalarına bakacağım.

Nefret suçu bir kişi veya gruba karşı yapılmalıdır. Suçun yarattığı yıkımın bizzat bir mağduru olmalı. Suçun nedeni ırk, dil, din, vb. olmalı. Bunu o suçun işlendiği ülkenin kodlarıyla bağımsız düşünmemek lazım. Hiçbir Anayasa “şunlara karşı suç işleyeceksin” gibi hükümler içermez. Bazı özgürlükler tanımlarken Anayasaların içine bazı varsayımlar entegre edilir. Bunlar “licence to kill”dir.

Türkiye’nin bir imparatorluk sorunu vardır. Dinsel ve mezhepsel parçalanmışlık durumu çöküş dönemindeki Osmanlı’yla kuruluş dönemindeki Türkiye’yi etkileyen unsurlar.

Türkiye’nin kurucularının psikolojilerine baktığımız zaman, bunlar kurdukları Cumhuriyet’in toprakları dışında doğmuş insanlar. Öyle bir psikolojik etkiyi de hatırlamak lazım.

Milliyetçiliğin artmasıyla birlikte Osmanlı’nın çökmeye başlaması, Arapların ürettiği sorunlar, Hıristiyanlığın etkisi…

Siyasi elitler, bir yandan ülkeyi kurtarmaya çalışırken aynı sorunları bir daha yaşamamak için bazı sorgulamalar da yapmıştır. Yine Osmanlı’da bir orta sınıf yokluğu var. Bu, siyasal işleyişin, toplumsal gruplar üzerinde değil de bir grup siyasi elit üzerinde ilerlemesine sebep olmuştur. Bu bürokratik sınıftır. İmparatorluğu kurtarmak istemektedir. Bu sınıf bin yıllık bir devlet kodlamalarını iyi bilmektedir.

Aşağı yukarı Cumhuriyet’i kuran elitleri belirleyen unsurlar, korku, güvensizlik, son kaleyi kaybetme korkusu… bu, gayri Müslimlere karşı nefretin nedenleri arasındadır. Batı karşısında parçalanmanın da bu elit sınıfta psikolojik etkisi vardır: hem hayran olma, hem de nefret etme. Şizofrenik bir durumdur bu.

Dine karşı hem korku, hem kutsiyet, hem de dine bağlılık var. Bu da şizofrenik bir durum.

Türkiye’de Anayasal düzeni ortaya koyan siyasal elitleri belirleyici unsurlar: Kurtarıcı olmaları, Batı’ya ulaşabilme, akıl, liderlik… Bunlar Cumhuriyet’in temel kodlarını oluşturdu. 1920’lerden itibaren devlet kurgusu bunların üzerine kuruldu. Bu bizi şuna götürüyor: Nasıl bir insan ve toplum tasavvur ettiler? Böyle travmatik bir ortamda kurulmuş bir devlet nasıl bir insan oluşturacaktır? Laboratuarda insan üretme 1920’leri betimleyebilir.

Bu, topluma ruh kazandırmak için Orta Asya’dan yaratılış efsanesi yaratılmasını gerektiriyor. Bu etnisisttir. Cumhuriyet önemli ölçülerde bunun üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin koşullarından doğduğu için irrasyonelleşen durumlar, kodlar veya tercihler. Efsane çerçevesinde bir toplum tasavvuru ortaya çıkıyor ve bu kapsamda insanı şekillendirme… Neden? “Hiç olmazsa bu son kaleyi kaybetmeyelim. Bu toprakların nasıl kaybedildiğini bildiğimize göre diğer etnik yapıları temizlemek ve yeni bir toplum yaratmamız gerek.” Dolayısıyla efsanelere ciddi biçimde ihtiyaç duyar.

1921 Anayasası’nda bunları çok fazla göremeyiz. Etnisiteye gönderme yoktur, adem-i merkeziyetçidir. Çünkü ancak bu farklılıkları kabul ederek kurtuluş savaşını sonuçlandırabilirsiniz. O yüzden en fazla katılımcı ve çoğulcu Anayasamızdır. Ama hayata geçmemiştir.

1922’lerde sistemin kodları ortaya çıkmaya başlamıştır. Oradaki TBMM görüşmelerini incelemek gerekiyor. Irkçı, militarist referanslar ortaya çıkmaya başlar. 1924 yılının Nisan ayında Cumhuriyet’in ilk Anayasa’sı kabul eilir. Bu Anayasa’da temel hak ve özgürlükler kısmına baktığımızda (negatif, pozitif ve aktif statü hakları diye ayrılır haklar. Siyasal haklar vatandaşlar tarafından kullanılır.) ilk kod: “Hak ve özgürlükler sadece Türklere aittir”. Örneğin yaşam hakkından, düşünce, sözleşme, mülkiyet haklarından söz ediyor fakat bunlar “Türklerin” doğal hakkıdır. Anayasa’da o kodu yavaş yavaş okumaya başlıyoruz.

Sistemin tek partiye imkân veren yapısı ve o partinin de siyasal elitlerin elinde olması, o dönemin tüm anayasal pratiklerini gözler önüne seriyor. Güneş dil teorisi, milli eğitim programı, vb. bunlar kodları açıkça gösteriyor.

1961 yılında yeni Anayasa “müjdelediler” bize. Bu Anayasa’da kurumsal bir yapı ortaya çıktı. Bu kurumsal yapıda, 1960 yılında darbeyi yapanların kodlarını devlet politikası olarak sürdürebilecek kurumlar bulunmaktadır. Gözleri yaşartacak kadar hak ve özgürlükler vardır. Ama bu sefer de herkese tanınmamıştır bu hak ve özgürlükler. Darbe yapanların toplum tasavvuruna uygun bir düzenlemedir. Haklar aynı zamanda ödevdir. Tutanaklarda görüyoruz bunu. Düşünce özgürlüğü tartışmasında “tabii ki bu Anayasa’nın profiline uygun düşüncelerin açıklanması için düşünce özgürlüğü tanınmıştır. O yüzden her vatandaş kullanmak zorundadır” gibi bir düşünceyle karşılaşıyoruz.

1982 Anayasası’na geldiğimizde etnik olarak referans gücü çok nettir, tercihi bellidir, etnisisttir, militarizmin kutsanması vardır. Ve milliyetçilik Cumhuriyet’in temek nitelikleri arasında sayılıyor. Bunlar Cumhuriyet’i kuranların da paylaştığı ortak kabullerdir. Temel hak ve özgürlükler tanınmıştır ama bunların yine bir amacı vardır. Haklar, ödevler de içerir. Bu toplum bizim bildiğimiz bir toplum değildir. Aile ise Türk toplumunun temelidir ve belli bir amacı vardır. İdealize edilen bir ailedir. Belli bir devlet, toplum ve birey tasavvur vardır ve Cumhuriyet’in tüm kuruluşu bunun üzerinedir.

Tüm sistemin bunun üzerine kurulu olduğu bir yerde nefret suçlarını tartışmaya başlıyoruz. Onu üreten sistem dururken nefret suçlarını tartışmak ve bunların yasalarla düzeltilebileceğini düşünmek çok mantıklı değil. Buna neden olan Anayasadaki toplum tasavvurudur ve bunların pratik yansımalarıdır. Cinayetlerin din, devlet, etnisite adına yapılması garip karşılanmamalı, sistem bunu besliyor.

Şimdi ilk defa değişimler yaşanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki değişikliklerle bugüne kadar var olan kodlar kırılmaya başlandı.

Yeni Anayasa süreci diğerlerinden farklı. Çünkü eskiyi geride bırakmak istiyoruz bu sefer. Sadece değişiklik istemiyoruz. 19. yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkmış irrasyonel paradigmayı terk etmek istiyoruz. Yeni Anayasa’yla bundan kurtulma yoluna girdik. Eskiye ait problemlerin, nefret suçları da buna dâhil, sona ereceğine dair umutlanmamız normal.

Bir araştırma yapıldı. Demokratik Anayasa Platformu yaptı: Türkiye toplumu 20-30’ların toplum tasavvuruyla ilgili değil. Ondan farklılaşmış durumda. Pembe bir tablo çizmiyorum ama bir beklentiyi anlatmaya çalışıyorum. Etnisiteye, ideolojiye vurgu yapmayan bir Anayasa beklentisi çok güçlü. 50 bin insanla yapılan bir anket çalışması da aynı şekilde sonuçlar verdi. Hem temsilin, hem katılımın sağlandığı bir anayasal yapılanma, adem-i merkeziyetçilik talebi ortaya çıktı.

Son günlerde parlamentoda cereyan edenlere baktığımızda bu tür bir yeni Anayasa için umutluyum.

Yard.Doç.Dr. Levent Korkut

1921 Anayasası uygulanmadı dedi Osman Can. Anayasa hukukunda “kamuflaj Anayasa” diye bir kavram vardır. Kağıdı vardır ama uygulaması yoktur. Göstermelik Anayasa. Sözde Anayasa’da ise garanti yoktur. 1921 Anayasası savaş bitene kadar sükûneti sağlamaya yönelik bir Anayasa’dır. Hiçbir zaman uygulanmamıştır. Anayasacılık tarihimizde uygulanmış bir metin olarak ele alamıyoruz. İlk gerçek Anayasamız 1924 Anayasası’dır. Etnik milliyetçilik egemenlik kurmuştur. Yazım tutanaklarına baktığımızda çeşitliliği yansıtmayan bir TBMM tarafından yapılmıştır. Mahmut Esat Bozkurt’un liderlik yaptığı bir grup tarafından dikte edilmiştir Anayasa. Bu kişi, Türk Ocakları’yla başlıyor kariyerine. Daima milliyetçi hareketin öncüsü olmuştur. Kendisi görüşlerini açıklarken bunu söylüyor zaten: “Anadolu sadece Türklere aittir, diğerleri Türklere hizmet eder ve kölelik eder.” Çarpıcı bir ifadedir. Etno-milliyetçi bir bakışı vardır. Dine de mesafelidir. “Din ancak Türklüğe hizmet ediyorsa vardır”. Bozkurt soyadını kendisi isteyerek ve bilerek almıştır. Ayrıca ilk Adalet Bakanı’dır kendisi. Bu bakanlığa getirilmesi de çok anlamlıdır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucusudur. Medenî Kanun’un getirilmesinde önemli bir etkisi olmuştur. Kısacası Türk hukuk yaşamının kurucusudur diyebiliriz. İlk kez Kemalizm kavramını kullanmıştır ve ideolojik çerçevesini çizmiştir. Yargının, hâkimlerin ilk dönemde şekillenmesinde çok önemli etkileri olmuştur.

Konuya teknik açıdan baktığımızda, nefret suçu dediğimizde iki temel unsur vardır: İlki, bir suçun olması gerekliliğidir. Herhangi bir suç olabilir. İkincisi, bu suçun belli bir motifle işlenmesi gerekir. Hedefin bir veya daha fazla kişi olması önemli değil ama saldırgan hedefi bilinçli şekilde seçmeli ve hukukun koruduğu bir özelliğini hedef almalıdır. Din, dil, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, vb. Nefret suçunun oluşması için o hukuk düzeninin nefret suçuna izin verecek bir anayasal düzende oluşması gerekir. Nefret suçları Anayasa’ya uymazsa bazı problemler ortaya çıkabilir. Bence orada Anayasa’nın metni de önemli. Anayasa’nın dilinin ve metninin de önem taşıdığını ve bazı suçlar cezalandırılmak istenmiyorsa veya hâkimler tarafgir davranıyorsa bunun bir nedeninin de Anayasa’nın bugünkü hali olduğunu söyleyebilirim. Bu fikri ilk kez bir Yargıtay üyesiyle konuşurken edindim. Çünkü bana “karar vermeden önce hep Anayasa’nın başlangıcını okuyorum” dedi.  Eğer öyleyse, tehlikeli bir iş yapıyor. Hakikaten başlangıç kısmı nefret suçlarının işlenmesini teşvik eden bir dille yazılmış. İlk yapılması gereken, bu kısmın tamamen ortadan kaldırılması. Yargıç burayı okuduğu zaman hiçbir faaliyetin devlet karşısında koruma göremeyeceğini okuyor.

Nefret suçları kategori olarak ayrımcılıkla ilişkili bir kategori. Suç olmayan alanlarda da ayrımcılık olabilir. Ama nefret suçları ister istemez ayrımcı düşüncenin de olmasını gerektirir. Dolayısıyla Anayasa’daki ayrımcılık kısmına da bakmak lazım. Şu anki temel sorun 10. maddede bazı temellerin yer almaması. Nedir bunlar? Etnisiteden bahsedilmiyor. “Ve diğerleri” sözü kapsamıyor mu? Esas olan yazılarak gösterilmesi. Bazı temeller yok. Biri etnik kimlik, diğeri engellilik, diğeri cinsel yönelim. Anayasa’daki bu maddeye dahil edilmesi ve ayrımcılık alanının daha esaslı şekilde belirlenmesi önemli.

İfade özgürlüğünün sınırları da önemli. Nefret söylemi dediğimiz zaman, bu, suçtan farklı. Nefret söylemi de suç haline getirilebilir ama bu tartışmalı bir konudur. Burada zamanımız yok, hiç girmeyeceğim. Ama ifade özgürlüğü için bir sınırlama söz konusuysa ve örneğin hakaret ediliyorsa buna bir ceza verilebilmekte. Ama bu suçun nefret nedeniyle ağırlaştırılmasına yönelik düzenlemelerin yapılması gerekiyor ceza kanunlarında. O yüzden sınırlandırma kısmına nefret söylemine ilişkin bir parça eklenebilir.

Bir diğer önemli konu da kültürel haklar ve çok kültürlülük meseleleri. Şu anki Anayasa etno-milliyetçi bir yapıda. Milliyetçi bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Çok kültürlülük ve çoğulculukla ilgili bir şey çıkmıyor bu Anayasa’dan. Bunların ifade edilmesi çok önemli. Anayasa’yı okuyan bir insanın bunları elde etmesi gerekiyor. Özellikle de bunu okuyan yargıçların bunları görmesi gerekir. Örneğin bu Yargıtay’daki hâkim “Anayasa’daki değerleri koruyacağım” diyor.

Bazı kurumların olması nefret suçlarının önlenmesi açısından önemli. Önleyici kurumların da ortaya çıkması gerekir. Temel amacı insan haklarını korumaya yönelik olan kurumların en azından anayasal bir genel çerçeveye kavuşturulması bu kurumların etkisi açısından önemli olabilir. Ayrıntılı ve kurumsal bir düzenleme doğru olmaz ama bu kurumların anayasal niteliğinin vurgulanması etkilerini artıracaktır. İzleme, bilinç yükseltme gibi faaliyetler yapar bu kurumlar ve önleyici etkileri vardır.

Nefret suçlarının etkili şekilde hukuk düzeninde bulunabilmesi için Anayasa hukukunun katkısı, yargıcı yönlendirecek temel değerleri ona verecektir. Aynı zamanda ihlallerin önlenmesi için gerekli kurumların temelini atacaktır. Yeni Anayasa’da bu dikkate alınmalı.

Av. Orhan Kemal Cengiz

Çok önemli şeyler söylendi. Bu enfes teorik sunumlardan sonra bu nefret suçları nasıl işleniyor onları anlatayım. Pratik nasıl işliyor? Malatya misyoner katliamı bir laboratuar gibi. Hrant Dink davası da öyle. Bir, formel bir dava dosyası var, bir de cinayetin arka planı var. Ben bir avukat olarak kendi tecrübemle anlatayım.

18 Nisan’da 3 tane Hıristiyan, 4 tane genç tarafından barbarca öldürüldü. Protestan cemaati benden davayı almamı istedi. Basit bir olay olmadığını en baştan hissetim. Kendilerinden bir şey rica ettim: “Bir havuz oluştursanız ekonomik anlamda, insan hakları savunucularıyla iletişime geçsem, onların gelişini-gidişini karşılasak?” “Tamam” dediler; 20’ye yakın avukat toplandı. Malatya cinayeti de Santoro gibi basit bir şey gibi duruyordu başta. Üzeri açılmadan kapanacağı umuluyordu. Ama biz deştikçe arkasındaki hayalet kıpırdanmaya başladı.

Örneklerle gideyim. Amerikan filmlerinde görsek “abartıyor” deriz. Avukat grubundaki herkes kendince teoriler üretiyordu. Telefonda konuşuyorum, “bence Santoro-Dink-Malatya aynı grup tarafından, gladyo tarafından işlendi.”Sonraki günlerde Taraf’tan telefon geldi. “Buraya meczup kılıklı biri geldi, şöyle dedi ‘Santoro-Dink-Malatya Gladyo tarafından işlenmiştir, bu gladyonun şemasıdır’deyip bir şema verdi.” Ve listenin üstünde benim adım vardı. Bana “sinek gibisin, önemsizsin” mesajı veriliyordu.

İlk duruşmaya gideceğiz, telefonla konuşuyoruz Ergin Cinmen’le. Bana dedi ki “yeni TCK’de soykırım suçu var, sayı önemli değil, önemli olan saik. Gel bunun soykırım olduğunu iddia edelim.” Dedim, “güzel fikir ama gel bunu diğerleriyle konuşalım.” Duruşmaya gittik. Fransız bir gazeteci yerel gazeteleri toplamış. Hepsinde benim boydan fotoğrafım, hepsinde aynı haber. Ergin Abi’yle konuştuğumuz dava stratejisi orada yazıyordu.Bütün bir avukat listesinin ismi yazıyordu. Serkan Cengiz adında İzmir’den destek veren bir avukat var, onun ismi sadece e-mail grubunda vardı, başka hiçbir yerde geçmiyordu ve onu bile biliyorlardı. Avukatların daha önceki müvekkilleriyle ilgili bile bilgiler gazetelerde vardı. “O aynı zamanda şunun da avukatı” diyerek zarar vermeye çalışıyorlardı.

Buna benzer inanılmaz şeyler devam etti. Dava devam ederken bana bir ihbar mektubu ulaştı. Sonradan gördüm ki çok doğruymuş. “Jandarma Alay Komutanı ilahiyatçılarla birlikte bu cinayeti organize etti” deniyordu. Benim Amerikalı misyoner ekolünden olduğum da iddia edildi. Misyonerleri kışkırtmışım, şimdi de Rumları kışkırtmaya çalışıyormuşum. İnanılmaz komplo teorileri!

Bunlarla, ilk ve gerçek ihbar mektubunu geçersiz hale getirmeye çalışıyorlar, kafa karışıklığı yaratıyorlar ve açıkça tehdit ediyorlar. Sonra kişisel mektuplar gelmeye başladı bana. Sözde Ermeni bir hayranım yazıyor. Ardından daha ciddi tehditler gelmeye başladı. Savcılıkta aldığım soluğu, bana koruma sağlayın dedim. Aradan 4 yıl geçti. Bugün, Malatya Cumhuriyet Savcılığı yeni bir iddianame hazırlıyor. Muhtemelen bu bağlantıların ortaya konduğu bir sürece girdik.

Eğer biz uğraşmasaydık Santoro gibi üzeri kapatılıp gidecekti. Devlet eliyle o kadar çok cinayet işlendi ki bu şekilde… Yerel basının inanılmaz bir rolü var. İnanılmaz bir kışkırtma var. Onları inceleseniz sanırsınız ki inanılmaz bir misyoner akını var. En son Malatya Üniversitesi’nden konferans listesi istendi. Neredeyse bütün Ergenekon sanıkları konferans vermiş. Bütün nefret suçlarına bakın, bunların birkaç ayağı var. JİTEM bunlardan biri. Polisin de işin içinde olduğuna inanıyorum. O yüzden çözemiyoruz. Derin devlet bir şekilde işin içinde, katilleri seçip hedeflere yönlendirmesi; medyanın büyük bir kışkırtma içerisinde olması ve araştırma yapanlara gözdağı verilmesi de bunun içinde. Türkiye’de 6-7 Eylül’den Maraş katliamına aynı unsurları şu ya da bu şekilde görebilirsiniz. Namus cinayetlerini bir kenara bırakın, işin bir siyasal boyutu varsa derin devlet boyutu vardır ve bu nefret uzun zamandan beri örgütlenmiştir.

Nefret suçlarına nefret söylemini de eklemek gerekir mi? Mutlaka gerekir. Hıristiyanlara yönelik bir saldırıdan hemen önce, istisnasız şekilde, ya yerel basında ya da ulusal basında o insanların şeytanlaştırıldığı bir kampanya yapılmıştır. Özellikle azınlıklar bakımından nefret söyleminin cezalandırılmasının nefret suçlarının cezalandırılmasının bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Çoğunluğa değil de azınlığa yönelik söylemlerde hedef belli. Kelaynaklara saldırmak gibi. Büyük bir gruba karşı bir şey söylediğiniz zaman o grubun üyeleri incinebilir, o başka bir şeydir. Ama küçük bir gruba yönelik bir söylemde mutlaka o grup üyeleri tartaklanacaktır, fiziksel şiddete maruz kalacaktır. İstisnası yok.

Türkiye’de zorlama bir kimlik yarattık biz. Tamamen nevrotik bir kişiliğin inşası, toplumun kendine yabancılaşması olarak görüyorum bunu. Çok kimlikli, çok kültürlü, çok dilli bir toplumdan siz zorla yeknesak bir varlık yaratmaya çalıştığınızda nevrotik bir psikoloji yaratıyorsunuz. Burası ırkların birbirine karıştığı bir yer. Bundan keyif alacağımıza, gurur duyacağımıza, tarihimizle bağ kuracağımıza bunları inkâr ettik. Bugün bir şeyler kesintiye uğradı. Tesadüfen. Ergenekon davasını, bir sürü hak ihlallerine rağmen önemsiyorum. Nefret suçlarını yaratan bir kadroyu, o nefret suçlarından dolayı olmasa bile, bu hükümet kendine yönelik bir tehdidi yok edeceğim derken demir parmaklıklar ardına koydu. Rahat bir nefes alabildik. Ama keşke o insanlar işledikleri suçlar nedeniyle yargılansaydı.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: