Skip to content

Yeni Anayasa ve Orman konulu panelde tuttuğum notlar

by 19/03/2012

17 Mart Cumartesi günü Orman Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen Yeni Anayasa ve Orman paneline katıldım. Dedeman Oteli‘nin büyük ve şatafatlı salonlarından birinde düzenlenen panele beklediğimden daha fazla katılım vardı. Sırf “büyük ağabeyler” gelsin ve protokollerine otursun diye panel 20 dakika geç başladı. Diğer panel ve konferanslardan farklı olarak panelin açılışından önce şehitler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu. Panel izleyicilerinin Marş’a yüksek sesle katılımı da dikkat çekiciydi.

 Salonun aydınlatmasının yetersiz olması nedeniyle ortama bir loşluk hakimdi. Neyse ki hemen kapının önündeki çay-kahve servisi uyumamızı engelledi. Ses düzeninde de maalesef sorun vardı. Dedeman gibi büyük ve beş yıldızlı bir otelde mikrofonun patlaması nasıl önlenemiyor gerçekten anlamak mümkün değil.

 Panel içerik açısından da doyurucu değildi ne yazık ki. Kürsüye çıkanlar yeni Anayasa konusuna odaklanmakta zorlandı. Yalnızca TEMA’yı temsilen konuşma yapan Avukat Ömer Aykul’un konuşması –TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na yapılan sunumun bir bölümü olması nedeniyle- doğrudan yeni Anayasa ile ilgiliydi. İstanbul Barosu adına söz alan Avukat Alev Seher Tuna’nın yaptığına ise konuşma denemez çünkü Tuna önündeki metni okumakla yetindi. Yazarken okuma hızına yetişmekte zorlandığımdan söylediklerinin ancak bir bölümünü yazabildim.

 Son bir not: Paneli açan ve konuşmacıları takdim eden Prof.Dr. Aynur Aydın Coşkun neşesi ve akıcı konuşmasıyla panele enerji kattı.

 Ara sıra panel masasının arkasında oynayan küçük oğlundan gelen çığlıklar ortamın ciddiyetini de biraz olsun dağıtmış oldu. Coşkun’un kendine “moderatör” demekten çekinmesi, Türkçe karşılığı olan “kolaylaştırıcı” kelimesini de beğenmediğini söylemesi üzerine yan sıralardan birinin “Yönetici de! Yönetici! Moderatör de neymiş? Yönetici işte.” diye haykırması bazıları için yeniliklere açık olmanın ne kadar zor olduğunu ve her ortamda hiyerarşik bir yapı aramaya duyulan saplantılı algıyı göstermesi açısından son derece ibretlikti.

 İşte böyle bir ortamda yapılan Yeni Anayasa ve Orman panelinde tuttuğum notlar aşağıda. İyi okumalar.

 

Bu metne özel kısaltmalar:

OMO: Orman Mühendisleri Odası

GDO: Genetiği değiştirilmiş organizmalar

TÜİK: Türkiye İstatistik Kurumu

 

Prof. Dr. Aynur Aydın Çoşkun İstanbul Üniversitesi Çevre ve Orman Hukuku Anabilim Dalı

 Sayın milletvekillerim, sevgili hocalarım, öğrencilerim, meslek büyüklerim, değerli arkadaşlarım, ailem. Oradaki de benim oğlum. Ipad’iyle oynuyor. Sizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Türkiye’nin konuştuğu bir konuyu konuşacağız bugün.

 “AY nedir?” diye sordum oğluma, “yasaların annesi” dedi. Baktım, gerçekten doğru. Bir anneden bahsedeceğiz. Salona bakıyorum, kadın sayısı yine az. Anne olmak zordur. Annem ilk defa beni dinliyor. Saygıyla selamlıyorum.

 Yeni AY’yı biz uzun zamandan beri konuşuyoruz. 83’te yeni AY yapmayı konuşmaya başladık. 17 kez AY değişikliği var. Çok ciddi bir şey. AY dediğimizde somut değişmez ilkelerde bahsediyoruz, 17 değişiklik fazla. Bunlar arasında ormana dair değişiklikler yok. İki kez değiştirilme teşebbüsü oldu ancak kadük kaldılar. AY değişikliğinin nasıl olması gerektiğini konuşuyoruz. Olağan hukuk düzeninin bir parçası olan bir AY arıyoruz.

 Muhtemel bir hata yapıldığı takdirde orman varlıklarında azalma olabilir. Böyle bir tehlike görüyoruz. Her şeye karşı veya her şeyi kabul eden bir tarafta değiliz. Bilimsel gerçeği arıyoruz.

 AY değişikliği sürecine bakarken Ata’m ne demiş diye baktım, “AY’lar öncelikle halkın dimağında oluşmalıdır” demiş. Gerçekten önemli bu. Orman Kanunu’nda 20’den fazla değişiklik yapıldı ama önemli olan halkın dimağında yapılan bir değişiklik.

Prof.Dr. Yusuf Güneş İstanbul Üniversitesi Çevre ve Orman Hukuku Anabilim Dalı

 Bu fırsatı bize lütfettiği için OMO İstanbul’a teşekkür ediyorum. Yeni yönetimden ne bekliyoruz? Klasik bir oda anlayışının dışına çıkmalarını istiyoruz. Topluma açmamız gerekiyor. 150-160 yıllık bir eğitim kurumu ama Orman Fakültesi’nin yerini bilmeyen çok sayıda insan vardır. Yeni yönetimin bunu aşacağını düşünüyorum. Son derece farklı ve geniş bir vizyona sahip olduklarını biliyorum.

 Konumuz orman ve AY olduğuna göre, kamuoyu gündeminde de 2B arazileri var. AY deyince toplumun vicdanındaki ses, toplumsal sözleşmenin temelinde olan metin. Herkesin uyması gerekiyor. Ormanlar bakımından düşündüğümüzde de ormanlar AY’da yer almalı mı, almamalı mı? Başka ülkelere baktığımızda AY’larda orman yok. Neden? “Bu ülkelerde insanlar ormanın değerini biliyor ve ormanı koruyor, o yüzden ihtiyaç yok” denebilir. Veya “toplum bir şekilde orman kaynaklarını önemsememektedir” denebilir. Diğer taraftan AY’ya ormanla ilgili hüküm koymanın yeterli olmadığını da görüyoruz. Öyle olsaydı 24, 61 ve 82 AY’sında ormanla ilgili hüküm var ama yine de çok ciddi sorun yaşıyoruz. Peki ormanla ilgili nasıl bir hüküm olmalı AY’da? Ormancıların kırmızı çizgileri olarak neler yer almalı?

 Biz ormancılığı 18-19. yüzyılın odun işletmeciliği anlayışından çıkarmış durumdayız. Ağaç servetinin odun dışındaki ürünleri olarak da öne çıktığını görüyoruz. Bu fonksiyonları koruyucu tedbirlerin öne çıkması gerekir. Erozyon kontrolünde veya sosyal açıdan ne gibi fonksiyonlar görmektedir? Çevre – doğa koruma bakımından ne tür işlevler görmektedir? Bizim AY’mızda ormanla ilgili ne tür hükümler var? Toprağın korunmasıyla ilgili 44-45. maddeler, doğal kaynaklar 168, çevre hakkı 56. madde, 169-170’te de orman köylüsü yer almakta. 169. maddemizin gelişi itibariyle dikkat çekenleri vurgulamak gerekir. 61 AY’sında da paralel düzenlemeler söz konusuydu. “Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz” gibi bir hüküm söz konusuydu. Diğer orman mülkiyetine de izin verilmekteydi. Hâlâ da veriliyor. Ama bugün neredeyse %100 devlet mülkiyeti söz konusu. Devlet ormancılığının dışında hiçbir mülkiyete yer vermeyelim anlayışında değil aslında. Ancak çok büyük kavgalar yaşandı %2 orman varlığı üzerinde.

 Bugün çok güncel olan 2B konusunun arkasında bir toplum kesimi var. Onların da hakları korunmalı. Orman sınırları olarak kendi sınırları içerisinde ormancılık faaliyeti yapabilecek bir alana sahibiz. Gün geçtikçe artan tapu ihlalleri söz konusu. Bakıyorsunuz buğday tarlası, “bir zamanlar ormandı” denerek iptal ediliyor tapu. Dolayısıyla bu kavgayı çok da alevlendirmemek gerekir.

 AY’nın fonksiyonu nedir? Bu insanların da hakkını gözetecek şekilde bir AY metnini ele almak gerek. Böylece bir uzlaşma zeminine ulaşalım. Yoksa gelecekte de tartışma devam eder. Bunun sonu yok. Bir şekilde buna son vermek gerekiyor. Büyük bir orman tahribi var.

 Ülkede toprak dağılımında bir sıkıntı söz konusu. Devlet büyük arazileri elinde tutuyor. Yatırımcının toprağa ihtiyacı olduğunda bunlara irtifak veya izin veriyoruz. Her taraf 17. maddeye uygun izinlerle verilmiş olsun, bunun ormancılığa faydası olabilir mi? Sınır olarak ormanların artışına olumlu bir etkisi olabilir mi? Veya karbon tutumuna?

 Taviz vermeyeceğimiz noktalar ve uzlaşma arayacağımız noktalar nelerdir? 82 AY’sının 169. maddesinde şimdiye kadar ormancıların taviz vermek istemediği noktalar var: Devlet ormanlarının mülkiyeti devredilememeli. 35-36 senelerinde denendi ve kötü sonuçları oldu. Yeni AY’da bunda ısrar etmek gerekir. Tüm orman kaynakları için denetim ve gözetim devlete aittir. Devlet kendi orman varlığı dışındaki ormanlar için de gözetim ve denetim fonksiyonunu yerine getirmelidir. Salt devlet ormanı sınırları içerisinde değil, bunun dışında da vejetasyon söz konusu. Ağaçlık alan olarak geçiyor raporlarda; bitki ve hayvan türleri için habitat teşkil etmesi için bunlar kritik noktalar. Vur deyince de öldürmemek gerek. Bunun kontrolü demek, “bunlar marjinal arazi, tapu sınırları içerisinde, bunların tapularını devlete alalım” demek değil. Bu tip tapuları iptal ediyorlar. “Bir zamanlar ormandı” mantığı. Bu insanlar da örgütlenip sesini duyurursa şaşmayalım. Kedi köşeye sıkıştırılınca üzerinize atlar. Bu insanları köşeye sıkıştırmanın gereği yok. Çıplak arazilere yönelelim. Bu insanların tarlasına göz dikmenin anlamı yok.

 Bir başka husus, ormanların işletilmesi. Bir kaç sene önceki Ergun Özbudun taslağında “işlettirilir” dendi. Bu bizim kırmızı çizgimiz. Buradan anladığımız, orman devlete aitse, işletmesinin de devlet tarafından yapılmasıdır. Bazı özel işletmelere devredilmesi uygulamada mümkün.

 Bir diğer maddemiz 170. madde. Özü itibariyle orman köylüsünün desteklenmesi ve 2B arazilerinin bu toplum kesiminin kalkındırılması için kullanılmasını öngörüyor. Toplumun %10’luk bir kesimini teşkil ediyor. Eskiden %25’ti. Bu insanların çekildiği yerlerde orman yeniden ihya oldu, bu güzel bir şeydir. Diğer açıdan, bu insanlar toplumun en alt kesimi. Başka gelirleri yok ormandan başka. Entegre bir yöntemle devlete bir yükümlülük yüklemiş. Ancak bugünkü kanun taslakları bu arazilerin tahsisini öngörmekte. Yeni taslakta getirilen düzenlemelere baktığımızda amaç sadece 2B arazilerinin değerlendirilmesi değil, kamulaştırılması öngörülüyor. İdeal olarak TOKİ devreye sokulmuş durumda. Proje alanı diye bir kavram gelmiş. Kentsel dönüşümle ilgili. Diğer taraftan mevcut tapu iptal davalarının düşürülmesi getirilmiş. Afet hallerinde orman alanından çıkarılmış yerlere yerleştirme söz konusu. Nakledilen orman köylülerine yerleştikleri yerde tahsis öngörüyorsunuz, mülkiyet söz konusu değil. Burada bir mağduriyet var.

 Sonuç olarak, AY yapım sürecinde AYM’nin şimdiye kadar tutumunu dikkate almalıyız. Orman sınırları dışına çıkarma işlemi AY’dan çıkarılmalı. Ormanların devlet tarafından işletilmesi bizim kırmızı çizgimiz. Alternatif çözümler tartışılabilir satışın dışında. Mülkiyet ihtilafının ülke düzeyinde çözülmesi gerekiyor. Önyargıları aşmamız gerekiyor. Özel sektörün ormancılık yapabileceğini görmemiz gerekiyor. Entegre yaklaşımlarla çözüme gitmek gerekir. Ormancılık sadece ormancıların sorunu değil. Örneğin büyük bir enerji kaynağı orman sınırları içerisinde, orman müdürü enerjiden anlamalı. “Ne anlasın?” denmemeli. Avrupa Birliği süreci dikkate alınmalı. İHAM’ın içtihat haline gelmiş çok önemli kararları var. Ama bizim köylümüz bu haklarını aramayı bilmiyor. Ama bir gün bu insanlar da haklarını aramayı öğrenecek. Ormancıların buna hazır olması gerekir.

Av. Alev Seher Tuna İstanbul Barosu Çevre ve Kentleşme Hukuk Komisyonu Başkanı

 Yeni AY tartışmaları uzun yıllardan beri gündemimizde. Üç – dört yıldan beri taslaklar hazırlanıyor. Yeni AY hazırlanması konusunda önemli bir gündem maddesi oluşturulmakta. AY, uzlaşmaya varılan, vatandaşların da tabi olmayı kabul ettiği bir metindir. Kanunların AY’ya uygun yorumlanması gerekir. 82 AYsı’nın 11. maddesinde hüküm vardır. “Kanunlar AYya aykırı olamaz.” Anayasal düzenlemeler diğer normlara göre üstündür. Orman ve AY konusundaki sunumumu geniş bir çerçevede yapacağım.

 Orman bir ekosistemdir. Ağaç, hayvanlar, diğer canlılar, hava, su ve diğer cansız varlıkların birbiriyle etkileşimde olduğu bir sistemdir. Çevreyle ilgili hükümlerin AY’da yer alması çevresel varlıkların anayasal düzlemde korunan varlıklar olduğunu gösterecektir. Çevre Hukuku’nun anayasal metinlerde yer alması çevresel bozulmanın önlenmesi için önemli bir dayanak teşkil edecektir. Kentleşme, hızlı nüfus artışı gibi çevresel felaketlerden sonra 20. yüzyıldan itibaren önemli bir konu haline gelmiştir. Doğa ekonomik amaçlara boyun eğer bir konuma sokulmuş ve doğanın kendini yenilemesine izin verilmemiştir. Doğal kaynakların nasıl kullanılacağı AY ve yasalarla belirlenmek zorundadır. Az gelişmiş ülkelerde toplumsal çıkarları göz ardı eden yöneticiler çevrenin bozulmasına yol açmaktadır.

 Ormanların devlet mülkiyetinde olması ormanların tahrip edilmesine engel olmamıştır. Geçici maddelerle ve kararnamelerle orman alanları küçülmüştür. 169. madde yasayla delinmiş ve ormanlar yağmalanmıştır. Orman suçları için af çıkartılmıştır. AY’yla yasaklanmış olmasına karşın gizli veya açık af çıkartılmıştır.

 Yeterli toprağı olmayan çiftçiye toprak sağlamak 61’den bu yana devletin görevi olmuştur. Aynı şekilde erozyonu önlemek ve tarım arazileriyle çayır ve meraların amaç dışı kullanımını önlemek de devlete yüklenmiş bir görevdir. Devletçiliğe inanmayan siyasetçiler ve parlamentolar tarafından ormanlar yağmalanmıştır.

 Doğal kaynaklar sona ererse insan yaşamı da sona erer. Kaynaklarımızı dikkatli kullanmak zorundayız. Maden Kanunu’nda yapılan değişiklikle doğal varlıklar talana açılmıştır. Çok uluslu şirketler ve taşeron şirketlerin arama yapabilmesi için zemin hazırlanmıştır.

 AY’larında açık şekilde çevre hakkına yer veren ülkeler arasında İspanya, Slovakya, Norveç, Portekiz, Macaristan AY’ları buna örnektir.

 İkinci bir tercih, bazı AY’lar çevre hakkını açık ve net olarak belirlememiş ancak sağlık, yaşam ve kişiliğin korunması gibi maddelerle dolaylı yoldan bu hakkı kabul etmiştir. 82 AYsı bu türdeki AY’lara örnektir. 82 AYsı’ndaki hükümde çevre hakkına doğrudan değinilmemiştir. Asıl olarak yaşam hakkı vurgulanmaktadır.

 Son kategoride ise çevre hakkına dolaylı ve doğrudan herhangi bir şekilde yer vermeyen ülkelerdir. Almanya, Çin bunlara örnektir.

 Stockholm İnsanın Çevresi Konferansı, uluslararası bir metinde ilk kez sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı tanımıştır. Bu bir dönüm noktası olmuştur. Çevre hakkıyla ulaşılmak istenen doğayı sömürü değil, gelecek kuşaklar gözetilerek doğadan herkesin eşit olarak yararlanma hakkıdır.

 Çevre Hukuku’nun temel ilkelerinden biri de sürdürülebilir kalkınma ilkesidir. Ekonomik büyümeyle doğal kaynaklar arasında bir denge öngörülmesini gerektirir. Bu konuda en önemli metinler Fransa çevre şartı, Avrupa Birliği Anlaşması ve Avrupa Birliği Çalışma Koşulları Şartı’dır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyumu konusunda en fazla güçlük çekeceği konularından başında çevre gelmektedir. Doğal kaynakların tükenme noktasına gelmesi, karbondioksit emisyonunun artışı, yerleşim yerlerinde yaşam kalitesinin düşmesi bunun en önemli nedenleridir. Ormanı çevreden ayırmak mümkün değildir. Bu nedenle Çevre ve Orman Bakanlığı’nın ayrılması doğru olmamıştır.

 Şu anda tüm kurum ve kuruluşlardan görüş alınmakta. Ne şekilde yansıyacak, belli değildir.

 Nükleer anlaşma kamuoyundan tartışılmadan alelacele kabul edilmiştir.

 AY’da herkes için çevre hakkı öngören soyut düzenleme yeterli değildir, ayrıca halkın çevresel kararlara katılımını ve yargıya başvuru yollarını düzenleyen maddelere yer verilmelidir. Türkiye’nin en kısa zamanda Aarhus Sözleşmesi’ne taraf olması gerekir.

 Kamu yararı kavramı acil şekilde yeniden tanımlanmalıdır. Ekolojik gereklerin de bu kavrama dâhil edilmesi gerekir. Tüm düzenlemeler kamu yararına dayandırılmakta ve yapacak bir şey kalmamaktadır.

 Orman arazilerinde yapılan turizm ve madencilik faaliyetleri en değerli zenginliklerimizden biri olan ormanların tahrip olmasına neden olmaktadır.

 Biyolojik çeşitliliğin korunması açısından da bunların korunması için ayrıca bir düzenleme yer almalıdır.

 (AKP iktidarının [konuşmacının tabiri] seçim beyannamesinden hükümler okudu ve bunların yerine getirilmediğini örneklerle açıkladı.)

Av. Ömer Aykul TEMA Hukuk Danışmanı

 TEMA Vakfı’nın Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda sunduğu AY metninin bir bölümünü sizlere anlatacağım. AY’lar iki temel konunun üzerinde oturur. Hak, özgürlük ve ödevler ile devletin teşkilatlanması. Peki acaba bunların değişmesinin gerektiği bir noktada mıyız? Tüm yasaları bütünüyle değiştirdiğinizde neler oluyor? Medeni Kanun’u tümüyle değiştirdik. Ben uygulamacı olarak nasıl sıkıntılar yaşandığını biliyorum. 2005’te Ceza Kanunu değişti. Sorunları hepiniz okuyorsunuz. Geçen sene Hukuk Muhakemeleri Kanunu tümüyle değişti ve bu sene 1 Temmuz’da da Ticaret Kanunu tümüyle değişecek. % 60-80 oranında Türkçeleştirilmeden ibaret ancak madde yerleri değiştiği için hakim ve avukatlar adaleti oluşturmak için çok ciddi sıkıntı içine düşmüştür. AY’nın tümüyle değiştirilmesi konusunda da bunu bir kenara koyalım. Tabi “AY’lar nasıl yapılmalıdır?” sorusu da bir kenarda durmalıdır.

 2007’de önümüze bir AY geldi. Özbudun’un üzerine kaldı o AY. Çevre hakkı, kıyıların korunması, kültür ve tabiat varlıklarının korunması yoktu. Ormanlara işlettirme gelmişti, orman köylüsüyle ilgili hüküm yoktu, ormanları yakmak, daraltmak nedeniyle işlenen suçlara af getirilemez hükmü yoktu. 2B alanlarının satılacağı AY’ya yerleştirilmişti. O yüzden, şu anda karşınızda endişeli bir hukukçu olarak duruyorum. Gelişen haklar ve özellikle ekolojik hukuk bağlamında size görüşlerimi sunacağım.

 Sürdürülebilir yaşam ve ekolojik hukukun tanınmasını istiyoruz. Üç kuşak hakların tamamının tanınmasını istiyoruz. Demokratik ve katılımcı bir süreç istiyoruz. Genel esaslar ve değişmez maddelerin aynen korunmasını istiyoruz.

 Ne ekolojik sorunlarımız var? HES’ler, ÇED kararları, nükleer santal, termik santral sorunlarımız var.

 Ne ekolojik hukuk sorunlarımız var? 5831 sayılı kanun ve 2B alanlarının satışı. 2010 değişikliğinden sonra AYM’nin iki kararı: 5831 sayılı Kanun’la ilgili ve 5782 sayılı Kanun’la ilgili kararları. 2011 yılı ikinci yarısından itibaren 34 KHK çıkmış. Bu KHK’lere bağlı olarak İstanbul Boğazı artık sit alanı değildir. Tapu Kanunu ve Kadastro Kanunu Hakkında Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı. Bu tasarıya göre yabancılara her yer satılabilir. 2A-2B tasarıları. Bu tasarılara göre orman alanları satılabilir. Bu olmaz. Ormanlar devlete aittir. Olsa olsa irtifak hakkı tanınabilir. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı, Madencilik ve Turizm Mevzuatı’nın süregelen sorunları.

 AYdaki sistematik 61’dekine benzemektedir. Hak arama özgürlüğü ve savunma hakkına silahların eşitliği kuralının eklenmesi gerekir. Yaşama hakkına, insan onuruna aykırı insan bedeninde genetik değişikliklerin yasaklanmasını istedik.

 Yurttaş girişimleri kavramının AY’mızda yer alması gerekir. İnsanları dernekleşmeye mecbur etmeden katılıma teşvik etmek gerekir.

 Katılım hakkı tümüyle yeni. Halk girişimiyle ilgili yepyeni bir hak olarak AY’da yer almasını istiyoruz. 500 bin kişilik bir insan topluluğunun kanunların kabulü veya iptali için inisiyatif alabilmesiyle ilgili.

 Yeterli gıda ve temiz suya erişme hakkının AY’da olmasını istiyoruz.

 Eko-sistem ve eko-sistemin korunmasını isteme hakkı da yeni AY’ya eklenmeli. Uzlaşma Komisyonu’nda milletvekillerimizi en fazla etkileyen konulardan biri bu oldu. Maddenin başı ekolojinin tanımı gibi. Çok çağdaş, yeni ve geniş bir hak.

 Ormanların korunmasıyla ilgili olarak mevcut AY’da canımızı sıkan düzenlemeleri çıkararak yeni bir düzenleme yaptık. Yanan ormanların yerine yeni fidanlar dikilmesini değil, eko-sistemin canlandırılması için önlemler alınmasını istiyoruz.

 Sürdürülebilir kalkınma değil, sürdürülebilir yaşamı savunuyoruz. Ekolojistlerin bunu savunduğunu belirtmek isterim.

 Kültür ve tabiat varlıklarının korunması maddesi insanlığın ortak mirasının korunmasıyla başlamalı.

 Üçüncü kuşak haklardan barış ve gelişme haklarının AY’ya girmesi gerekir.

 Planlama AY’mızın 166. maddesinde yer alıyor. Biz bunu, arazi kullanım ve çevre kullanım düzenleriyle ilgili hükümlerin bir altlığı olabilmesi için geliştirdik.

 Bunların ne kadarı kabul edilir bilemeyiz ama bir AY yapılacaksa olabildiğince ekolojik hukuk bakış açısıyla yapılması ve uzlaşmayla oluşması gerekir.

Tayfun Kahraman Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı

 2B tartışmasının, emlak sayfalarını açtığınızda, orada olduğunu görürsünüz. Bizlerden, teknik insanlardan daha çok emlak yatırımcılarının dikkatini çekmekte. Bu, üzerinde mülkiyet hakkının kurulmasının mümkün olmadığı alanlara gözünü dikmiş olmalarından kaynaklanıyor. Tüm inşaat projelerinin ve düşünün bir ürünü bu. 2B gibi bir an önce çözülmesi gereken bir sorunun çözümü yine bu nedenle heba edilecek gibi ki geleceği tasarlayan biz teknik uzmanlar için bu meslek alanımızı tehdit eden bir husus. Ne oluyor 2B’de diye baktığımızda, bu alanların satışıyla gelecek gelirin afet yasasında kullanılması söz konusu. Sorunlu bir alandan elde edilen gelirle başka bir sorun halledilemeye çalışılıyor. Kaçak yapılaşmış, hiçbir mühendislik işlemine tabi olmadan yapılan yapıların satışını gerçekleştirerek elde edilecek gelirle yine bu yapıların dönüşümünü düşünmek bir çelişki.

 Kentlerimiz deprem gerçeği karşısında kırılganlar. Hepimiz mühendislik hizmeti almamış binalarda yaşıyoruz. İstanbul’daki binaların %70’i mühendis yardımı almadan yapılmış, %40’ı ise kaçak.

 2B’nin tarafları olarak, tarım arazileri de var, lüks siteler de var. Artık kent içinde kalmış ve orman vasfını tamamen kaybetmiş alanlarla Ege’de zeytin ağaçlarıyla kaplı veya Karadeniz’de çay ekilen tarlaları birbirinden ayırmamız gerekiyor. Toplumsal ihtiyaçların karşılandığı ve biz meslek insanlarının destek olacağı bir süreci düşünmemiz gerekir. Ne kadar siyasî partiler 2B arazi satışlarının yanında olsa da bu ileride kendilerine tehdit oluşturacak bir duruma doğru gitmektedirler. Sonucunu ödeyemezler. Türkiye’de 11 kez imar affı getirildi Her defasında “bu son” dendi. Ve her imar affı bir sonrakinin meşruiyet kaynağı oldu. Bu alanların olması gerektiği gibi değerlendirilmesi haricindeki projelendirmesi halinde belki 14. kez 2B düzenlemesinden bahsediyor olacağız. Siz ne kadar meşrulaştırırsanız vatandaşımız da işgale devam edecektir. Çünkü bileceklerdir ki yaptıkları yanlarına kâr kalacaktır. Özellikle bunların seçim beyannameleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. 3. köprü, Kanal İstanbul, iki şehir projeleri 2B’den ayrı düşünülemez. Daha 2B düzenlemesi yapılmadan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi 2B’leri fonksiyonel alan olarak tanımladı. Böyle bir hukuksuzluğu da yeniden başlatmış oluyoruz. İstanbul’un 2009’da kabul edilmiş olan çevre düzeni var ancak bu belge artık hükümsüz. Çünkü seçim vaatleriyle hükümsüz hale geldi. Tüm Türkiye’de plan çalışmalarının yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Satarak günlük siyaseti kurtarabilirsiniz ama ülkemiz orman ve kentlerinin bu türden vakit kayıplarına tahammülü kalmamış durumda. İstanbul 25 milyon insanın yığınlar halinde yaşadığı bir yer haline geldi. İstanbul’da yatırımı artırdıkça daha da içinden çıkılamaz bir hale gelecektir. Türkiye’deki kentlerin merkezî olarak yeniden planlanmasına ihtiyaç var.

 2B düzenlemeleriyle birlikte amacın köylü veya yoksulları kollamak değil, yeni kentsel rant alanları yaratmak olduğu görülüyor ki böyle bir sürecin vahameti hepimiz için çok büyük olacak. Ne yapmak gerekir? Çok kolay, satış değil, irtifak hakkı tanınarak alanları fonksiyonel şekilde yapılandırmak gerekiyor. Bunlar tasarlanana kadar 2B tasarılarının rafta bekletilmesi gerekiyor. Çok düşük bedellere satacağımız bu arazilerin kentsel arazi haline gelip çok büyük meblağlara ulaşacağını düşünmek gerekir. 3. köprü yapılırsa 350 milyar dolar kadar bir değer ortaya çıkıyor. Bu, Türkiye gari safî millî hasılasının yarısı. Altı ay bütün kepenkleri kapatsak Türkiye yine büyük bir ekonomik faaliyete devam eder. Ancak bunun bedelini hepimiz öderiz.

Ahmet Atalık Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

 Uzun yıllardır GDO gibi bir ucubeyle uğraşıyoruz. Dünya açlığını bitirecek diye ortaya çıktı ancak kuyruklu bir yalan. Ama “açlığı bitirecek” denilerek halka güzel gösterilmeye çalışılıyor. Ormanlarda yapılan da bu. Topraklarımızın yabancılara satışında başbakan hiçbir endişe taşımıyor. Şehir Plancıları Odası Başkanı Tayfun’la görüşürken “neden bu panele çağırıldık?” diye düşündük. Ormanın bittiği yerde ya tarla ya kent başlıyor. Siz orman mühendislerine aranıza çağırdığınız için teşekkür ediyoruz.

 Dört hukukçudan sonra konuşmak zor. Siz siyasîlere bunları anlatabilirsiniz ama biz anlatamadık. Onlar bildiklerini yapıyor. O kötü şeyleri güzel yerde kullanacakmış gibi sunuyorlar. Üç-dört tane namuslu milletvekiline anlatabilirsiniz ama onların da gücü yetmiyor.

 Halka inmek gerekiyor. Buradaki hukukî söylemleri biz alabiliriz ama halkın desteğini almak için farklı argümanlar kullanmamız ve sokağa inip kapılarına gitmemiz gerekiyor. Hepimize büyük görevler düşüyor. 3 köprüde, GDO’da bunları yapıyoruz. Ormanlar konusunda da gitmemiz gerekiyor.

 10 bin yıl önce düzenli tarımın başladığı dönemde karasal alanların yarısı ormandı. Geçen süreçte %35’i tahrip edilmiş. Ormanların hepimizi ilgilendiren ortak kısmı su kısmı. Ormanlar, su kalitesi üzerinde son derece olumlu etkilere sahipler. Orman alanları %15-%50 arasında daha fazla yağış alıyor. Bitki köklerinden salgıladıkları karbondioksitle toprak oluşumunu hızlandırıyor. Suyun depolanma haznesini artırıyorlar. Ormanlar, doğal barajdır. Bitkisel artıklar toprağın üzerinde suyun toprağa girişini yavaşlatır ve erozyonu engeller. Bünyesinde tuttuğu suyu yavaş yavaş derelere ve barajlara zaman içerisinde salar ve sürekliliği sağlar. En önemli yeri, aynı zamanda arıtma tesisidirler. Daha serin ortamda olduğu için kirleticileri topraklarında muhafaza edip kaliteli suyu kullanımımıza sunar. Hayvanlarımızın otlaması gereken meralarımız da doğal barajlarımızdır. Ama artık kurbanlıklarımızı bile İtalya’dan alıyoruz.

 Tarımsal alanlar eko-sistemi kirletir ve su kullanırken ormanlar su tedarik eden alanlardır. Dünyada su çok. Eşit miktarda yayılsaydı 3 km derinliğinde suyla kaplanmış olacaktık. %3’lük tatlı suyu kenara çektiğimizde yer altı suyu ve buzullar gibi kullanamadığımız bir şekilde duruyor. Koskoca su deryasında kullanabildiğimiz su sanki bir kaç damla gibi gözükmekte.

 Ormanların %40’ı gelişmiş ülkelerde, %60’ı ise gelişmekte olan ülkelerde. Dünyada yılda yaklaşık 14.6 milyon hektar ormansızlaştırma yaşanmakta. Gelişmekte olan ülkelerde yaşanıyor bu, gelişmiş ülkeler ormanlık alanlarını artırıyor.

 Kırsal alanda yoksulluğun düştüğünü söylüyor TÜİK’in rakamları. Ancak köyler bankalar aracılığıyla satışa çıkıyor. Bu biraz komedi gibi. TÜİK’in rakamlarına göre ormanlık alanlar artıyor. Bu, su ihtiyacımızın da kaliteli ve yeteri miktarda sağlanması demek olacaktır.

 Ülkemizde yağışın %35’i ormanlık alana düşmektedir.

 Ülkemizde sulanan alan yalnızca 5.4 milyon hektar. Büyük oranı Devlet Su İşleri tarafından sulanıyor. Yıllık ortalama 643 mm yağış düşüyor.

 26 su havzamız var. Suyu bol havzalarımız ekonomi politikaları nedeniyle nüfus kaybetmekte. Susuz kalmış alanlarsa nüfusu artan yerler. Bu bizi geri kalmış bir ülke gibi gösteriyor. 34 milyar metreküp su tarımda kullanılıyor. 2023’te tarım alanlarının tamamının sulanması öngörülüyor. Tarımdaki su kullanım oranının düşüyor olmasında daha modern yöntemlerin kullanıldığını görüyoruz. Şu anda en randımansız şekilde sulama yapılıyor. Bu de verimi düşürüyor, toprağı tuzlandırıyor.

 Geri kalmış ülkelerde su daha ziyade tarımda kullanılırken gelişmiş ülkelerde sanayide kullanılıyor. Gelişmiş olan ülkeler kuzey yarımkürede yer alıyor.

 Yeni AY yapılacak. Nasıl bir AY yapılacağı konusunda tahminim, yeni AY’daki zihniyet, bugün 500 kez değişmiş yasaların toplamı olarak tepeye oturtulacak. Alttaki yasalar böyleyken üstteki AY’nın nasıl olmasını bekliyoruz? Oturduğunda ne olacak? Ormanlar daraldığında su sorunu başlayacak. Suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele ediyoruz. Suyun şirketlere devredilmesine karşı mücadele ediyoruz. Yeni yapılacak AY’da halk olarak beslenmemiz lâzım, tarım arazilerine biz sahip çıkacağız. Su hepimizin, ticarî amaç gütmeyen insanlık hakkımız olarak AY’ya girmesi gerekiyor. Yoksa önümüzdeki süreçte iklim değişikliği sonucunda kuraklık olarak karşımıza çıkacak. Bununla karşılaştığımızda, suyu bulamadığımızda sınırlarımızı terk edeceğimiz bir yerimiz yok. Evimize iyi bakmamız gerekiyor. Bu topraklarda rahat edeceğimiz bir düzeni bizlerin kurması gerekiyor.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: