Skip to content

Regensburg Üniversitesi’ne yaptığım geziden akademiye dair notlar

by 31/10/2012
Altstadt ve Tuna Nehri

Altstadt ve Tuna Nehri

Herkese selamlar,

Bu sefer oldukça kişisel bir blog yazısıyla karşınızdayım. Ancak elbette ki üniversitelerle ilgili gözlemlerim eşliğinde 🙂

Regensburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Rainer Arnold’un davetlisi olarak oradaki Türkçe konuşan öğrencilere anayasa hukuku dersi vermek üzere 3 günlüğüne Regensburg‘a gittim. Lufthansa ile önce en yakın havaalanı olarak Münih’e indim, oradan da ortalama hızı 150 km/s olan bir Airportliner servisiyle bu tarihî şehre geçtim (Söylemek gerekir ki Almanya otoyollarında araç kullanmak cidden yürek istiyor. Yanımızdan 230-240 km/s’le geçen araçlar gördüm.) .

Regensburg oldukça küçük ancak düzenli ve temiz bir şehir. Tarihî şehir merkezi çok iyi korunmuş durumda ve UNESCO tarafından koruma mirası listesinde. Dar sokaklar, eski binalar, estetik bir köprü, Tuna Nehri üzerinde oluşmuş doğal adalar ve her an karşınıza çıkabilen güzel park ve bahçeler şehrin en temel özellikleri. Şehir merkezinin dışında da son derece insancıl bir yaşam sürüp gidiyor. Şehir özellikle bisikletliler ve yayalar için çok güvenli çünkü hem belediye tarafından bisikletler için ayrılmış yollar şehrin her tarafını bir ağ gibi kaplıyor, hem de kaldırımlar çok düzenli, temiz ve “çukursuz”. Bunların da ötesinde, asıl yaya-bisikletli güvenliğini sağlayan unsursa araç kullanıcılarının yaya ve

Regensburg Üniversitesi girişinde bisiklet yolları

bisikletlilere saygısı. O dillere destan “yaya yolunda bekliyorsun ve ne kadar hızlı gelirse gelsin duruyor yahu adam” hayreti orada sıradan bir durum. Olması gereken de bu zaten, çünkü yollar öncelikle yayalara ait ama işte Türkiye’de arabası olan herkes kendini yolların ve hatta kaldırımların kralı ilan ettiği ve ne yayalara ne de bisikletlilere -ve hatta motorsikletlilere- en ufak bir saygı beslediği için Almanya’daki bu durum bizi hayrete düşürüyor. Elbette bütün şoförler saygısız değil. Genelleme en büyük yanlışlardan biri. Ancak, en azından şimdilik, istisnalar ne yazık ki kaideleri bozamıyor.

Gelelim üniversiteye ve derslere… Öncelikle, derslerime katılan bütün arkadaşlara çok teşekkür ederim. Benim için hem çok güzel bir deneyimdi hem de sizden çok şey öğrendim. Özellikle çok güzel Türkçe konuşan Kosova’lı Ilie’nin Yugoslavya iç savaşı sırasında yaşadıklarıyla, 3 hafta kaldığı toplama kampıyla, oradan annesiyle birlikte kaçışıyla ve binemedikleri otobüsün NATO uçakları tarafından havaya uçuruluşuyla ilgili anlattıkları sadece bana değil, bütün öğrencilere çok şey kattı. Değiştik belki de onun sözlerinden sonra. Ve hâlâ gözlerindeki ışığın sönmediğini görünce umutlandık belki de daha güzel bir dünya için…

Benim için en güzel sürprizlerden biri Bahçeşehir Üniversitesi’nde anayasa hukuku dersi alan Burcu Körükçü ve Kaan Afacan’ın tam da şu anda orada Erasmus yapmaları nedeniyle yeniden karşıma çıkmalarıydı. Yabancı bir ülkede tanıdık yüzlerle karşılaşmak insanın içini rahatlatıyor. Elbette diğer arkadaşlar da, özellikle bana çok yardımcı olan Caner ve Melek çok güzel bir ev sahipliği yaptı, onlara da çok teşekkür ediyorum tekrar. (Melek, Canan ve Cezmi, umarım sözlüde çok zorlamamışımdır. :))

Regensburg Üniversitesi şehrin güneyinde oldukça büyük bir kampüs olarak inşa edilmiş ve hâlâ da inşa edilmekte. Bana mimarî olarak ilk bakışta ODTÜ’yü hatırlattı. Ancak “üniversite” kavramı olarak Türkiye’de herhangi bir üniversiteden çok farklı. Neden mi?

İşlevsellik ön planda

Öncelikle bu devasa kampüse girerken herhangi bir yerde güvenlikten geçmiyorsunuz. İsteyen herkes kampüse, binalara, restoran ve café’lere ve hatta derslere girebiliyor. Binaların ne dışının, ne de içinin herhangi bir albenisi yok (2012 En İyi Üniversite Binası Ödülü’nü alan Vielberth Binası hariç.) Üniversitenin her yerinde gösteriş, parlaklık veya “yenilik” değil işlevsellik ön planda. Duvarlarda boya değil sıva dahi yok; düz beton. Tuvaletlerde en pahalı fayans

Vielbert Binası

kullanılmamış ancak son derece temiz. Öğrenciler afişlerini ilan panolarına ve bina kapılarına asıyor. Belirtmeye gerek yok, herhangi bir afiş denetimi söz konusu değil elbette. Bir etkinlik yapılıyorsa genelde kumaşa boyanmış büyük bir pankart en işlek yere asılmış oluyor.  Öğrenciler kendi pankartlarını kaldırmadığı sürece kimse dokunmuyor.

Dersliklerin kapısı genelde sürekli açık, içeride ders yapılırken bile. Böylece hem dışarıdan vatandaşlar rahatça dersi izleyebiliyor, hem de o dersi almasa bile konunun ilgisini çektiğini gören diğer öğrenciler derslere katılabiliyor. Tabii sürekli kapının açılıp kapanması nedeniyle çıkan ses de böylece engellenmiş oluyor. Derslere dışarıdan katılmak bu şekilde mümkün kılınmasına karşın, görebildiğim kadarıyla derslerin hepsi dolu geçiyor. Oturacak yer bulmak oldukça zor. Yoklama alındığından değil, öğrenciler üniversiteye lak-lak etmeye veya piyasa yapmaya değil, öğrenmeye geldikleri için. Dersliklerin hepsi amfi şeklinde. Düz yükselen veya 180 derece dönerek yükselen amfiler bulunmakta. 10-15 kişilik küçük grupların dersleriyse sınıflarda yapılıyor.

Üniversite içerisinde kimse resmî değil. Hocalar takım elbiseler içerisine sıkışmıyor, herkes dilediği gibi giyiniyor. Çünkü önemli olan kıyafeti değil, anlattıklarının bilimsel değeri. Öğrencilerden de podyuma çıkar gibi giyinen veya makyaj yapan kimseyi görmedim. Kimsenin üzerinde “ben şu markayım!” diye bağıran bir ürün yoktu. 3000’den fazla öğrencisi olsa da kampüsü şehrin biraz dışında olan bu üniversitenin otoparkı oldukça küçük çünkü neredeyse kimse arabayla gelmiyor. Ulaşım ya kampüsün kapısına kadar gelen otobüsle ya da bisikletle sağlanıyor. Her yerde bisiklet parkı var ve neredeyse hiçbirinde yer yok.

Ve gelelim kütüphanelere. Avrupa üniversiteleriyle Türkiye üniversiteleri arasındaki temel farkın kütüphaneler olduğunu düşünen bir insanım. Bu izlenimim Regensburg’da perçinlendi. Her fakültenin en az iki kütüphanesi var (En az! Örneğin Hukuk Fakültesi’nin üç kütüphanesi var.). Aslında Almancası “lesesaal”, yani okuma salonu. Nitekim bu salonlarda kitaplardan çok çalışma masaları yer kaplıyor. Her konuda çok sayıda kaynağa ulaşabildiğiniz bu salonlarda kitaplar raflara o kadar güzel bir sistemle yerleştirilmiş ki, hiç katalog

Bu salonun aynısından bir tane de hemen yanında var. Benzerleri her fakültede iki veya üç tane.

taraması yapmadan ve yok denebilecek Almancamla aradığım bütün kaynaklara rahatça ulaşabildim. Sadece başka fakültenin kütüphanesindeki kitaplar için internetten kataloğa bakmak zorunda kaldım.

Kütüphaneler hafta içi sabah 02.00’ye kadar, hafta sonu ise gece yarısına kadar açık. “Kim kalır o saate kadar?” demeyin, dışarıya kitap çıkartmak mümkün olmadığı için herkes kütüphanede çalışıyor. Bu da kütüphanenin bir “eğlence ve muhabbet” mekânı olmasını engelleyip bir kütüphane kültürü oluşturuyor. Örneğin, salonlara yiyecek ve içecekle girebiliyorsunuz ancak herkes asgarî şekilde ses çıkartmak için çabalıyor. Neredeyse kimse konuşmuyor. Konuşanlar da fısıldayarak 2 cümle  edip çalışmasına geri dönüyor. Tez yazan öğrencilerin çalışma masaları ayrı. Onların raflardan aldığı kitaplar masalarının üzerinde durabiliyor. Ertesi gün yeniden raflarda gezinmelerine gerek kalmıyor. Ancak diğer öğrenciler raflardan aldıkları kitapları aldıkları yere geri koyuyor. Kimse zorladığı için değil, kütüphaneden verimli

Hukuk Kütüphanesi’nin dıştan görünüşü

şekilde herkesin (ve elbette kendilerinin de) faydalanabilmesi için. Kütüphanenin ortasından geçen prizler sayesinde uzun süre bilgisayarla çalışmak da sorun teşkil etmiyor. En çok hayranlığımı uyandıran durumlardan biri ise şu oldu: Çalışma masalarının ve tavandaki floresanların yerleştirilme biçimleri birbirleriyle uyumlu. Şöyle ki, tavanda kare şeklinde büyük oyuklar var ve floresanlar o oyukların belli bir kenarına yerleştirilmiş. Böylece ışık önünüzdeki kitaba yaklaşık 40 derecelik bir açıyla geliyor ve aynı zamanda arkanızdan gelen bir ışık kaynağı da olmuyor. Böylece gövdenizin gölgesi okuduğunuz metnin üzerine düşmüyor. Adamlar düşünmüş! Neden? Çünkü kütüphaneden bekledikleri amaç sorunsuz şekilde bilginin

Kitaplar, çalışma masaları ve floresanlar

aktarılması ve yeniden üretilmesi. Gösteriş, ihtişam veya teşhir değil. Oraya gelenler de bu bilinçle, öğrenmek ve yeni bilgiler üretmek amacıyla geliyor. Geliyor derken, ciddiyim. Öğrenciler düzenli olarak kütüphaneye gelip ders çalışıyor. Sınav veya ödev nedeniyle değil. Öğrenmek için okuyorlar. Tek başlarına. Ve saatlerce. Elbette sınav dönemlerinde daha kalabalıktır okuma salonları, ancak sırf öğrenmek için gelen o kadar çok öğrenci var ki. Düzenli olarak çalışıyorlar. Çünkü üniversiteler öncelikle bilim üretilen yerlerdir ve bilim üretebilmeniz için önce olabildiğince çok bilgi sahibi olmanız gerekir. Bilginin ne kadar değerli olduğunu kendi tarihlerinden, kültürlerinden ve üniversite öncesi eğitimden biliyorlar. Ve bu yüzden zamanlarını kantinde veya çimlerde uzanarak geçirmek yerine gelip çalışıyorlar. Ama bu hayatları çalışmaktan ibaret demek değil. Akşamları yurtta veya bir barda, hafta sonları ise club’larda veya kampüste eğlenmenin de hakkını veriyorlar. Ben üniversite koridorlarında düzenlenen çok büyük bir partiyi 2-3 saatle kaçırdım. Öğrencilerden öğrendiğim kadarıyla Regensburg’a geldiğim gece büyük bir eğlence düzenlenmiş Hukuk Fakültesi binası içerisinde. Telafi etmek için Cuma akşamı şehir merkezindeki mekânlara gittik. Elbette o büyük partinin yerini tutmadı ama yine de çok eğlendik. Bana eşlik eden Canan ve Kaan’a teşekkür ediyorum 🙂

Oradayken aklıma takılanlar ve “mutlaka anlatmam gerek” dediklerim bunlar. Almanya ile Türkiye’nin üniversite ortalamaları arasında çok büyük bir uçurum var ve bu uçurum açılmaya devam ediyor. Türkiye’de biz her şeyi parayla, gösterişle veya zorlamayla çözebileceğimizi sanıyoruz. Ancak akademi dediğimiz şey her şeyden önce bir kültür. Ve o kültürün oluşması için öncelikle çalışkan, sorgulayan, yeniliklere açık, yaratıcı ve dürüst akademisyenlere ve gerçekten öğrenmek ve bilim üretmek için üniversiteye gelen öğrencilere ihtiyacımız var.

Oysa Türkiye akademisinin hâli burada yazıldığı şekilde.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra bir de biraz önce linkini verdiğim yazıyı mutlaka okuyun. Ve sonra oturup düşünelim. Ne yapabiliriz? Nasıl yapabiliriz?

2 Yorum
  1. Anonim permalink

    Yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Size özenmemek elde değil hocam. Önümüzdeki yıllarda çok çok daha fazla öne çıkacak başarılı olacaksınız eminim. Dilerim ben de en az sizin kadar iyi bir akademisyen olurum 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: