Skip to content

GSÜ’deki Bülent Tanör’ü Anma Günü: Türkiye’nin Temel Anayasal Sorunları sempozyumunda tuttuğum notlar

by 04/12/2012
Bülent Tanör

Bülent Tanör

Galatasaray Üniversitesi’nde 28 Kasım 2012 tarihinde düzenlenen Bülent Tanör’ü Anma Günü: Türkiye’nin Temel Anayasal Sorunları sempozyumu hem yoğun dinleyici katılımı, hem de akademik seviye bakımından doyurucu bir toplantıydı. Ben Bülent Tanör’ün akademide verdiği son dersine girdim yalnızca. Çeşitli ayak oyunlarıyla uzun yıllar emek vermiş olduğu İstanbul Üniversitesi’nden uzaklaştırılmıştı, hasta ve yorgundu. Ona kucak açan henüz çok genç olan Galatasaray Üniversitesi’ydi. O dersten aklımda en net kalan, o yorgun haliyle bile bütün amfiyi dolduran karizmasıydı. Daha sonra bir anayasa hukukçusu olarak çalışmaya başladığımda kitaplarını farklı bir gözle okuma fırsatı yakaladım ve gördüm ki o karizmanın çok derin, yıllara yayılmış ve yoğun emek verilmiş bir kökeni var. Eserlerindeki o muhteşem ve yalın dili, anlatmak istediğini kesin bir netlik içinde anlatabilmesi ve özellikle de tüm görüşleri bilimsel bir objektiflik içinde sayıp ardından son derece ikna edici bir şekilde kendi görüşünü oluşturması bende gittikçe artan bir hayranlık uyandırdı, hâlâ da uyandırmaya devam ediyor. Hiç unutmuyorum, bir gün İki Anayasa adlı muazzam eserini ikinci kez okuyorum ve kendi içinde çeliştiği bir yer gördüm. İnanamayarak bir kez daha okudum. Evet, açıkça kendisiyle çelişiyordu! Bülent Tanör’ün bir eserinde bir çelişki bulmuş bir araştırma görevlisinin haklı gururuyla kitabı okumaya devam ettim. Ve iki sayfa sonra şuna benzer bir cümleyle karşılaştım: “Az önce kendimizle çelişkiye düştüğümüz düşünülebilir, ancak durum öyle değildir.” Ve gerçekten o iki kere okuduğum yerde kendisiyle çelişmediğini bilimsel bir şekilde açıklıyordu. Kendi kendime “seni küçük asistan parçası, aldın cevabını” dedim 🙂

 Kısacası, Bülent Tanör’ü gerçek hayatta çok kısa bir süre görmüş ve yalnızca tek bir dersine girme şansı yakalamış olsam da kendimi onun öğrencisi olarak görüyorum ve belki kendi sesinden değil ama kaleminden öğrenmeye devam ediyorum. Yazdıkları, yaptıkları ve hayatıyla yolumu aydınlatmaya devam ediyor.

 Bu çok önemli bilim insanı için ölümünün 10. yılında akademik niteliği yüksek bu anma gününü düzenleyen GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu Hocam’a teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum. Umarım bu etkinlik her sene seviyesi ve kapsamı artarak devam eder.

 Sempozyumda tuttuğum notlar aşağıda. Her biri Türkiye’nin güncel sorunlarıyla yakından ilgili aydınlatıcı sunumlar. İyi okumalar diliyorum.

 

1. oturum

 Prof.Dr. Erdoğan Teziç

Hoş geldiniz. Bugün program, büyük başlıklarıyla devletin yapılanması, hükümet sistemi ve yargıya ilişkin konular.

Bunlar bir AY yapım sürecinin olmazsa olmazları. Bugünkü konuşmaların birikimleri dikkate alınırsa, sabahtan

Bir öğrenci iki oturum arasında Teziç'e Anayasa Hukuku kitabını imzalatıyor.

Bir öğrenci iki oturum arasında Teziç’e Anayasa Hukuku kitabını imzalatıyor.

başlayarak akşama doğru yeni bir AY yapmış gibi olacağız. Birikimler ve toplantının oluşma biçimi artık dokunulmamış alan bırakılmamak üzere değerlendiriliyor. Önceleri acaba nasıl başlasak gibi bir ön soruyla yola çıkardık. Ancak dekanımızın açıkladığı gibi 1961 AYsı bu konuda hâlâ öncülüğü koruyan bir metin. Tabii 24 AYsı’na haksızlık etmeyelim. O, gerçek anlamda bir kurucu meclis tarafından yapılmıştır. 21 AYsı daha önce bir kanun düzeyinde AY’ydı. Sert bir AY değildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra 2. TBMM, yeni bir AY yapmada kendini yetkili gördü. Çünkü seçimle gelmişti ve kendisini bağlayan sert bir AY yoktu. Herhangi bir kanun düzeyinde metindi. O yüzden bu Meclis’in yeni bir hukuk düzeni oluşturmasına gerek yoktu. Zaman zaman tıpkı 24 AYsı’nı yapan Meclis gibi bugünkü Meclis de otursun yeni AY yapsın deniyor. Ancak bugün seçilen Meclis %95 temsil yeteneği olan bir Meclis. 4 parti oturup bir mutabakat metni oluştursun dediğimiz zaman, temsil kabiliyeti yüksek ama %10 barajından bir parti yapısı var. Bu baraj olmasaydı partiler parlamentoya bu şekilde yansımayacaktı. Bugün bunun sıkıntılarını çekiyoruz. Başbakan “biz kendi yolumuza devam ederiz” diyor. Yani “bir konuda bir partiyi, diğerinde başka bir partiyi yanıma alırım” diyor. Bu, Türkiye’yi çok tehlikeli bir sürece sürükleyebilir. 2010 halk oylaması yargıyı bitirmiştir. Yargıya güvenmeme algısını oluşturmuştur. Bugün bunun ağır bedelini ödeyenler yargı mensupları olacaktır. Ne kadar nesnel davranırlarsa davransınlar çoğunluğun belirlediği bir yapı hep kuşkuyla karşılanacaktır. Nitekim bazı kararlar bu kuşkuyu taşıyor. AYM eski içtihatlarla oluşturduğu kararları bir çırpıda sildi attı. Silivri duruşmaları da bunun tipik bir göstergesi. Siyasi çevreler 2 yıl önce yargı vesayetinden şikâyet etmekteyken bugün ondan övgüyle söz eden bir tutum içerisinde. Bunun bedelini siyasiler ödemez ama yargının kendi tarihinde siyasetin gölgesinde olma eleştirilerinden kurtulması çok güç olacaktır. Şunu unutmayalım, konumuz yargının siyasileşmesi tehlikesine karşı siyasetin hukukileşmesidir. Eğer siz yargıyı siyasileştiriyorsanız, çoğunluğunuza atıf yapıyorsanız orada çoğunlukçu bir iktidar vardır, onlar da iktidarların en korkuncudur. 1789’dan beri tartışılan kanun devletinden hukuk devletine geçme sürecini Türkiye bir türlü aşamadı. Aydınlanma felsefesiyle yetişmiş yargıçlarla yargı kendi ayakları üzerinde yürüyebilir.

 Birinci oturumda devletin yapılanması, dil ve laikliğe ilişkin sorunlar… Çetrefil konular bunlar. Meclis’te AY yapım süreci var. Yapım mı yıkım mı onu da sonra göreceğiz.

 İstanbul Hukuk Türkiye’deki tek hukuk ekolüdür. İlk konuşmacı Oktay Uygun, onu hâlâ İstanbul Üniversitesi elemanı olarak görüyorum. İkinci konuşmacı Naz Çavuşoğlu. O zaten İstanbul Üniversitesi üyesi. Erken emekli oldu. Ondan sonra Korkut Kanadoğlu. Birlikte uzun yıllar çalıştık. Fazla bir şey söylemeyeceğim. Zeynep Oya Usal da öğrencimiz oldu.

 1999 yılında İstanbul Üniversitesi’nden öğrencilere haber vermeden ayrılmak zorunda kaldım. İstemiyordum.

 Fransa’da “Cumhuriyet kanunlarıyla oluşan temel ilkeler” diye bir ölçü vardır AY Mahkemesi’nin kullandığı. AYlarda değişmez hüküm saçmalığı olur mu sözlerini cehaletin ürünleri olarak görüyorum.

 Sözü uzatmadan konuşmacılara bırakıyorum.

Prof.Dr. Oktay Uygun

 Benim konu başlığım en netameli konulardan biri. Devletin yapılanması dediğimiz zaman işin nereye kadar varacağını kestirmek güç. Bülent Tanör de bütün meslek hayatını bu tür sorunlu konular üzerinde yoğunlaştırmıştı. Eğer siz ülkenizin çağdaş siyaset ve hukuk ilkelerine göre yönetilmesini istiyorsanız toplumun bir adım önünde olup yeni bir şeyler söylüyorsunuz demektir. Örneğin TÜSİAD raporu için bedel ödendi. Ama bugün okuduğunuz zaman “zaten bir demokraside olması gerekenler” diyeceksiniz. DGM’ler kalksın dendiği zaman o günde çok radikal gibi gözüküyordu ama bir süre sonra iktidarlar bunu yaptı. Yeni bir şeyler söyleyecekseniz ve eğer standardınız evrensel insan haklarıysa tepkiyle karşılaşıyorsunuz. Ama 20 yıl sonra her şey normalleşiyor.

1. Oturum

1. Oturum

Türkiye’nin siyasî hayatı çok partili hayata geçilmesinden sonra tartışılmaya başlandı. Yeni AY tartışmaları gündemdeyken acaba neler yapılabilir, onun üzerinde duracağım. Ben kendi görüşlerimi çok radikal bulmuyorum ama sizin düşüncenizi de merak ediyorum.

 Türkiye’de ilk dikkatimizi çeken husus merkeziyetçi bir yapıya sahip olması. Bu yeni devletler için kaçınılmaz bir husus. 1921 AYsı hiçbir zaman uygulanamadı. Köklü reformlar için merkezî yapı bir mecburiyetti. Fransa’da da böyle oldu. Ama bir süre sonra bu katı merkeziyetçilik bir takım sıkıntılar yarattı. Bu nedenle bunu azaltma ihtiyacı ortaya çıktı ancak henüz başarabilmiş değiliz. Çünkü korkularımıza var. 1) “Bölünürüz. Koskoca bir imparatorluktan misak-ıı milliye küçüldük zaten.” 2) “Laiklik. Muhafazakar çoğunluklar etkili olabilir.” Ama artık bu korkuları aşıp bir şeyler yapmak gerekir.

 Katı merkeziyetçi yapı, hangi alanlar sorunlara yol açıyor önce bunu tespit etmek gerek. Birinci meselemiz, merkeziyetçilik bir demokrasi sorunu yaratıyor. Katı merkeziyetçi devletlerde halkın katılımı dediğimiz zaman 4-5 yılda bir seçimlere gitmekten başka çok da bir katılım mekanizması yok. O yüzden her vatandaşın mahallesinden başlayarak ulusal düzeye kadar katılım yollarını açmamız lâzım. Dünyanın hiçbir yerinde yerel demokrasiyi sağlam kuramamış ülkeler ulusal düzeyde de demokrasiyi yaşatamamıştır. Demokrasi her yerde yönetime katılmak demektir. Bu, katı merkeziyetçi yapıyla olacak iş değil. Alt birimlere sorumluluk vermemiz ve halkın bunları yönetmesi ve denetlemesi lâzım. Kamu hizmetleri açısından da merkeziyetçiliği azaltmak lâzım. Pek çok hizmetin o yörede seçilen birimler tarafından yerine getirilmesi gerekir. Bir binanın yapımı için bile merkezden izin alırsanız o sistem çalışmaz. Kamu kurumlarının demokratik hesap verebilirliği sorunumuz var. Alışkın olmadığımız bir şey. Hangi kamu kurumu olursa olsun hizmet verdiği halka hesap verebilmeli; halkın bunu sorgulama hakkı olmalı. Seçimle gelenlerin geri çağırılmasına kadar varan çok çeşitli yöntemleri var. Biz bunlara çok yabancıyız. Ulusal düzeyde kolay değil ancak sorumluluğu yerel birimlere aktarıp bunu başarabilirsiniz. Son olarak devletin yeniden yapılanması meselesi… Farklı dil ve kültürlerin korunması ve geliştirilmesini engelliyor katı merkeziyetçilik. Bu hala Siyasî Partiler Kanunu’nda bir kapatma nedeni. Yaşadığımız çağın insan hakları ve demokrasi anlayışı gereği, devletin ulusal dil ve kültürünü korumasının yanında o devletin içinde farklı dil ve kültürler varsa onların da korunma ve geliştirilmesini önünü açmak gerekir. Devletin buna engel çıkartmama yükümlülüğü var. Bu konularda her ülkenin farklı politikalar izlediğini görüyoruz. Uluslararası mekanizmalar da, işkence yasağında olduğu gibi, standart bir yöntem yaratmıyor. Her ülke farklı düzeyde bu sistemi üretiyor. Ancak izlediğiniz politikanın asimilasyon olarak adlandırılmaması için bazı asgarî standartları tutturmanız gerekiyor. Bu düzeyin üzerine çıkmak istemeyen bir ülke Fransa’dır. Fransa’da çok farklı etnik gruplar var. Farklı dilleri 30’lu yıllarda yok etmeye çalışıyordu. Sonrasında bunları koruyan yasayı çıkarttı. Ancak Fransa’da bu dillerde eğitim hâlâ yok. Bu diller seçimlik olarak okullarda öğretilebilir. Bu asgarî düzeydir. Eğer farklı dilleri tanımıyor ve öğretilmesini engelliyorsanız bu asgarî seviyenin de altındasınız demektir ve asimilasyon yapıyorsunuzdur.

 Ülkemizde devletin yeniden yapılanması daha çok “Kürt sorununu çözer mi acaba?” sorunu üzerinden yapılıyor ancak ben olaya bu şekilde bakılmasına taraftar değilim. Bu temel meselelerden biri olabilir ancak diğer alanlarda da yeniden yapılandırma zorunluluğumuz da var. Bütün ekonomi planlarımız, sosyal planlarımız merkezden yapılıyor. Ancak günümüzde artık böyle yapılmıyor. Önce yerelden kaynaklanmalı, sonra merkezî hale gelmeli.

 Ben ne öneriyorum? TESEV’in çalışması için insanlar bir araya geldi ve ortaya bir model çıktı. Özü şudur: Kamusal yetkiler ağırlıklı olarak yerel birimlere aktarılıyor. Merkezî yetkiler sınırlanıyor. Adalet, güvenlik, savunma gibi bazı yetkiler merkezde kalıyor elbette ama diğerleri yerele aktarılıyor. İkincisi, halkın mahalleden başlayarak yönetime katılma ve denetlemesi imkânları kuruluyor. Üçüncüsü, bunlar Avrupa Birliği ilkeleriyle de uyumlu. Bu konuda en çok tartışılması gereken: Devleti yeniden yapılandırırken idarî birimleri yeniden gözden geçirmek gerekmez mi? Bizde en büyük idarî birim ildir. GAP gibi oluşumlar gerçek idarî birim değildir. Acaba il, kamu hizmetlerinin yürütülmesi açısından elverişli bir birim mi? İllerimiz o kadar küçüldü ki. Her ile bir havaalanı israftır. Karayoluyla 2-3 ili bağlayabilirsiniz. Avrupa’da bir kaç ülkenin birlikte kullandığı havaalanı vardır. Her ile bir üniversite olmalı mı? İyi bir üniversite kurarsınız, çevre illere de hizmet eder. Fransızların yaptığı gibi. Mitterand illerin üzerinde bölgeleri kurdu. Türkiye’de de yola böyle çıkmak lâzım. Kalkınmaya ivme kazandırmamız için. Bu, Kürt sorununun çözümüne de katkı sağlayabilir ama elimizde sihirli değnek yok. Bir kaç reformla bu sorun çözüme kavuşmaz. Tamamen siyasal kararlarla iller o kadar küçüldü ki! Güneydoğu’da bir il sırf güvenlik amacıyla kuruldu, düşünün!

 En büyük sıkıntımız katılımcılık. Bunun yolları yok, kültürümüz de yok. Bu nedenle hukuk kurallarıyla tanıtılması gerekir. Saydamlık! Bilgi edinme kanunu var ama hâlâ bilgi alamıyoruz. Bir parka bir gecede cami de, çöp arıtma tesisi de, hatta nükleer tesis bile yapılabilir. Kimse size sormak zorunda değil. Bu mu demokrasi? Ama bunun mekanizmaları var, size sormadan icraat yapılamaması gerekir.

 En büyük sıkıntılardan biri, yeni bir idarî birim kurmak demek, bürokrasiyi artırmak ve malî sıkıntı demek. Ama dediğim bu yöntemde bunlar yok. Kalkınma ajansları örnek alınarak da temelleri atılabilir. Asıl kamu hizmetlerini yönetecek birim bugünkü il özel idarelerinin değiştirilmiş halleridir. Eğer iyi işlerlerse parlamento zamanla bölgelerin yetkilerini artırabilir. Zamana yayarak gözlememiz lâzım.

 Ancak bir engel var. AY’nın değişmez maddeleri arasında da olan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi. AYM kararları yetkilerin yerele aktarılmasına engel. Önce bu temel maddede bir düzenleme yapak gerekecektir. Fransızlar 1. maddeyi değiştirdi, yerel yönetime dayandığını eklediler. Biz, AY’mızın bu maddesini ya içtihat yoluyla ya da parlamento yoluyla değiştirmeliyiz. Benim önerim: “Türkiye bölünmez bir bütündür. Kamusal yetki yerel yönetimlere dayanır.”

 AY’nın kamu yönetimi bölümünde bölgesel ve yerel yönetimlerin adlarının da belirtilmesi gerekir. Eğer yetkiler yerele aktarılacaksa onların da hak ettikleri şekilde ifade edilmesi gerekir. Ben İspanya değil, Fransız modeline benzer bir yapı izlememiz gerektiğine taraftarım. Çünkü İspanya’ya baktığımızda neredeyse federal bir yapıyla karşı karşıyayız. Fransa’daki gibi AY yetkileri belirleyecek ancak yetkiler parlamento tarafından verilecek. İyi işler yaparlarsa, daha fazla sorumluluk üstlenebilecek seviyeye gelirlerse parlamento bunu takdir edebilir.

 Son olarak, bu büyük ölçüde gerçekleşti ama anayasal düzeyde ifade edilmesinde yarar var: Yerel yönetimlerin denetimi de önemli. İdarî vesayetin bir hukuka uygunluk denetimine dönüştürülmesi de gerekir. Son yasalarla neredeyse bu aşamaya geldik ama anayasal düzeyde de ifade edilmeli. Vali ve kaymakamlar hukuka aykırı bir şey yapıldığını düşünüyorsa idare mahkemesinde dava açmalı.

Prof.Dr. Naz Çavuşoğlu

 Konuşmam anadilinde eğitimle ilgili olacak. 80-90’lı yıllara dönelim. Dil yasaklarını biliyoruz. Pratiğini de hatırlayalım. Avrupa Birliği süreci içerisinde bazı iyileştirmeler gerçekleştirildi. Özel kurslar yoluyla öğrenimi ve medyada kullanımı 2000’li yıllarda hayata geçirildi. Tanınan bu haklar anadili Türkçe’den başka olan TC vatandaşları açısından çok geç görüldü. Türk varlığına bir tehdit olarak algılandı. O yüzden çözümü en zor sorunlardan biri haline geldi. “Anadilinde eğitim hakkı tanırsak Kürtler zaten özerk olmak istiyorlar, Kürtçe’nin resmi dil olmasını istiyorlar, onların bağımsızlık taleplerini durdurmayacaktır” dendi. Bu, özünde siyasî bir talep. Devlet seviyesinde tanınmak için bir talep. AYM de “devletin bölünmez bütünlüğüne aykırıdır” demiştir.

 Barcelona Katalunya’nın başkenti. Statüleri yenilendi. Katalanlar ulus olarak tanımlandı. İspanya AYsı ulusun parçalanmaz birliğine vurgu yapar ama bölgelere de özerklik hakkı tanıyor. Katalanların ulus olarak tanınması AYM önüne geldi. 28 Haziran 2010 kararında ulus olarak tanımlamalarını retorik olarak değerlendirdi. Katalunya’da geçen Pazar yapılan erken seçimde bağımsızlık referandumu yapmak isteyenler önde çıktı ve oylarını artırdı.

 Bask bölgesi de 2008’de bir referandum kararı almıştı. 12 Eylül 2008 tarihli AYM kararında bu referandum AY’ya aykırı bulundu. Meselenin özü siyasiyse İskoçya’yı da hatırlamak gerekiyor. Bu sene içerisinde 2014 Sonbaharında bir bağımsızlık referandumu yapılması konusunda anlaşma sağlandı Büyük Britanya ile.

 Bülent Tanör Hoca Türkiye’de demokratikleşme perspektiflerinin ardından başka bir rapor daha sundu. 1997 raporunda Kürt sorunu bağlamında sunduğu çözüm önerileriyle ilgili olarak: “Sadece hukukun elinde değil çözümler, raporun amacı bir başlangıç taslağı sunmaktır” demişti. 97 raporundaki önerisi şuydu: AY’daki mantık ve bilim dışı ifadeler değiştirilmeli ve herkese kendi anadilini okulda veya okul dışı kurumlarda öğrenme ve geliştirebilme hakkı tanınmalıdır. AY 42. maddede açık bir yasak getiriyor: Türkçe’den başka bir dil anadili olarak okutulamaz ve öğretilemez. Bugün iktidarın çözüm politikası 4+4+4 sistemi içerisinde haftada 2 saatlik seçimlik dersler koymak. Dersin açılabilmesi için asgarî 10 öğrenci olmalı, fizikî şartlar yeterli olmalı, öğretmen olmalı, vs. Anadili, çocuğun ilk öğrendiği ve kendini iyi ifade edebildiği dil olarak tanımlanır. Türkçe’den başka bir anadili olan çocukların okulda çeşitli güçlüklerle karşılaştıkları ortaya konuyor. Bilişsel ve akademik gelişimleri eksik kalıyor ve bu da eğitim hakkının ihlali. 5-6 yaşında okula başlayan çocuğun anadilinin yok sayılması travmatik sonuçlar yaratıyor. Anadili siyasi bir içerik taşıyor ama eğitim hakkı boyutu da var. Eğitim hakkı eğitime ulaşma hakkıyla sınırlı değil, eğitimin içeriğiyle de ilgili. Çocuğun kişiliğinin, zihinsel ve bedensel yeteneklerinin geliştirilmesi de buna dâhil. Ekonomik-Sosyal Haklar Sözleşmesi çerçevesinde kültürel yaşama katılma hakkı da tanındı. Devlet azınlıkları kültürel kimliklerini yaşama hakkına saygı göstermeli, kültürel farklılıklarla ilgili müfredat eğitime eklenmeli. Azınlıklara kendi dillerinin öğretilmesi veya programların o dilde yürütülmesi için tüm olanakları sağlamalıdır. Ancak tabi bunlar hukuksal bağlayıcılığa olmayan ilkeler.

Öğrencilerin yoğun katılımı sevindiriciydi

Öğrencilerin yoğun katılımı sevindiriciydi

 Uluslararası insan hakları hukuku bakımından azınlık kavramı bir devletin tanıdığı azınlıklarla sınırlı değil. Azınlık, barış içinde birlikte yaşamanın zeminini yaratıyor. Demokratik çoğulcu bir toplumda kimlik hakkı taleplerinin hukuk yoluyla dengelenebilmesi için. Avrupa Konseyi düzeyinde de bu konuda iki metin vardır.

 İHAM Eğitim-Sen kararında anadilinde eğitim talebi nedeniyle kapatma davası açılmasını Sözleşme’nin 11 ve 13. maddelerinin ihlali olduğuna karar verdi. Bir başka kararda ise üniversitede Kürtçe ders açılması için dilekçe veren öğrencilere disiplin cezası verilmesi nedeniyle ihlal kararı verdi. 68 tarihli Belçika dil kararını da biliyoruz. Mahkeme, 1. protokol madde 2’de belirtildiği üzere ebeveynlerin dilediği dilde eğitim alma hakkını korumadığını söylemişti. Ancak burada uzmanlar konunun etnik azınlıklarla ilgili olması nedeniyle İHAS dışında kaldığını düşünüyordu. Ancak tarihin 68 olduğuna dikkat etmek gerekir.

 ECRY Türkiye’den AY’nın 42. maddesindeki yasağı kaldırmasını istedi. Vatandaşların kendi anadillerinde eğitim alması için gerekli önlemlerin alınmasını istedi.

 Elimizdeki bu sıcak konuyu biraz soğutmamız gerekir. Hukuk biraz soğutuyor ama pedagoji de soğutuyor. Farklı modeller olduğunu belirtir pedagoji. Eğitimin anadilinde başladığı, daha sonra resmi dilin öğretildiği kademeli çok dilli programlar ve benzer farklı yöntemlere bakmak gerekiyor.

 Anadilinin öğretilmesi, bir dil dersi olarak verilmesi konusudur. Haftada kaç saat olduğu, vb. konularla farklılaşabilir. Anadilinde eğitim ise anadilinin eğitim dili olarak kabul edildiği bir yöntem. Çift dillilik toplumsal bütünleşmenin etkili bir yolu olarak kabul edilmekte ve önerilmekte.

 İspanya AYM, Katalunya’da çocuklarının sadece Kastilya dilinde (İspanyolca) eğitim almasını isteyen bir ailenin açtığı davada AY’nın kişiye kendi dilinde eğitim alma hakkı tanımadığını söyledi ama şunları da söyledi: Kastilya dili tamamen dışlanmadıkça Katalancanın eğitimde ağırlıklı olarak kullanılması AY’ya aykırı değildir. Çünkü anadilde eğitim toplumsal bütünleşme sağlar ve iki dil arasındaki tarihten gelen dengesizliklerin düzeltilmesine imkân verir.

 Anadilde eğitimi sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç var. Bir okulda seçimlik ders olarak müfredata eklenen bir anadil, başka bir okulda ağırlıklı dil olabilir. Bu düzenleme bir zihniyet değişikliğini de desteklemeli ve çoğulculuk, farklılık ve cinsiyetçiliğe karşı duyarlılık yaratacak bir düzenleme olmalıdır. Geniş katılımlı bir planlama sürecinde kaynaklar ve ihtiyaçların belirlenmesine ihtiyaç var. Uygulama birlikte tasarlanmalı. Eğitimde dil gettolarının oluşmaması için bu şart. Anadilde eğitim bir siyasal talepse, ona karşı alınan pozisyonlar da siyasal duruş. Herkes evrensel ve ulusal kültürel değerlerden yararlanma ve kendi etnik yerel kimliğine dayalı kültürel değerleri koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Eğer bunu içselleştirirsek toplumsal barışa ulaşmamız mümkün olabilir.

Prof.Dr. Korkut Kanadoğlu

 Kısa bir tarihsel bakışla başlamak istiyorum. TC AYsı’nda laik bir Cumhuriyet olduğu yazıyor. Ama son zamanlarda yaşananları görünce geriye doğru gidildiği de açık.

 Laik kelimesi Türk kimliği oluşturmak amacıyla söz dağarcığına dahil olmuş. Avrupa’da mezheplerle ilgili özgürlük ve devletin tarafsızlığı amacıyla kullanılmış. Devlet kilisesi olanlar var ve bizim de dâhil olduğumuz farklı modeller var. Osmanlı’ya baktığımızda din otoritesinin merkeze bağlı olduğunu görüyoruz. Bülent Tanör’ün de belirttiği üzere yarı teokratik bir devletten laik bir topluma geçişi sağladı Cumhuriyet. Uygulamalara baktığımızda şeriata aykırı düzenlemelerin de olduğunu görüyoruz Reform Osmanlı’da 19 yy.’da başlıyor. Orduda bir sekülerleşme yaşanıyor, ardından bu, yönetime ve sivil unsurlara yansıyor. 3. Selim’le başlayan modern ordu çabası, ardından gelen seküler orta sınıf ve nihayet Mustafa Kemal’in oluşturduğu orduyla modern bir Türk ulusu oluşturulmaya çalışılıyor ve ortak aidiyet amacıyla laiklik ön plana çıkıyor.

 Laikliğin çeşitli tanımları var. Koruma alanı nedir? Hangi özgürlükleri içeriyor? İnanç özgürlüğü anayasal demokratik devletin temel unsuru. Beş farklı özgürlüğü içeriyor. Bu haklar toplumsal barışa da katkı yapıyor. Din nedir sorusu da önemli bir ikinci soru. Dinsel öznenin kendisini nasıl tanımladığı mı önemli yoksa dıştan nesnel kriterler mi belirlenecek? İHAM, orta yolu tercih ediyor. Asgarî nesnel kriterlerden bahsediyor. Ancak örneğin scientology din mi diye sorulduğunda topu ulusal mercilere atıyor. Bunlar bizim cemevleri sorununa ışık tutan içtihatlar.

 İçsel inanç tam olarak korunuyor. Ancak inancını söyleme özgürlüğü acaba içsel mi yoksa dışsal mı? Asıl sorun dışsal din özgürlüğünde çıkıyor. Negatif din özgürlüğü yani tüm dinlere kayıtsız kalınması da korunuyor. İHAM kararı: Nüfus cüzdanında din hanesi din özgürlüğüne aykırı bulunuyor. Ancak AYM ve Danıştay aksi yönde karar vermiş durumda. Hangi hareketler korunacak? Din süslü ama ekonomik güdülü eylemlerin koruma altında olmadığını görmek lâzım.

 Din özgürlüğünün bireysel ve toplu kullanımı konusunda İHAM’a göre belirleyici nokta devletin dinlere karşı tarafsızlığı ilkesi. Devlet, her türlü cemaate tarafsız davranmakla yükümlü. Eşit davranma yükümlülüğünü de oluşturuyor tabi bu. Ama günümüzde Şehircilik Bakanlığı’yla ilgili düzenlemede 100’den fazla konut varsa, AVM ise, vb. mescit kurmak zorunlu. Zerdüştlüğün aşağılandığı bir ülkede yaşıyoruz. 8. Danıştay Dairesi protestan kilisesinin bedelsiz su talebini reddeden İdare Mahkemesi kararını bozuyor 2005’te. Aleviler konusunda, bir grup alevi cemevleri ibadethane olarak tanınsın diyor. Diyanet İşleri Başkanlığı(DİB) reddediyor. Danıştay da reddediyor. Gerekçesi, “hukuksal bir olanak olmadığı”. Hükümet, alevilerin talebinin kabul edilmesi için tekke ve zaviyelerle ilgili reform talep ediyor. 1935 tarihli bir nizamnameyi dayanak yapıyor. Ancak cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi için yeni bir hukuksal düzenlemeye ihtiyaç yok. Bizde DİB Başkanı’na soruluyor, o “hayır değil” deyince “ibadethane değilmiş” deniyor.

 Türban yasağında din özgürlüğüne bir müdahale var. İHAM bunun ölçülü bir yasak olduğuna karar verdi. Devletin görevi dinsel gruplar arasında hoşgörüyü sağlamaktır. Dinsel eşitliği dayanak gösteriyor. Müdahale var mı? Var, ama ölçülü. Proselitizmin ne zaman korunduğuna dair İHAM’ın kararları var.

 Bizim AY’mızda din özgürlüğüne dair bir sınırlama yok. Sadece ibadet özgürlüğüne ilişkin bir kötüye kullanma yasağı var. AYM’nin kararlarına baktığımızda kötüye kullanma yaklaşımındansa, AY’ya içkin sınırlamalar bulmuştur. Laiklik, kamu çıkarı, 3. kişilerin hakları. Ama burada bu çatışmayı saptadıktan sonra ara bulmak gibi bir yol gütmüyor. AY’ya aykırıdır deyip bitiriyor.

 Gelelim eğitime ilişkin konulara. 4+4+4’e bakmak lazım. Bir zorunlu din dersimiz var. Laiklik ilkesine tamamen aykırı bir düzenleme. Yeni sistemde buna ek olarak üç tane daha din dersi geldi. “Hz. PeygamberiMİZİN Hayatı”; özensizlik yasaya yansıyor. Bugün için normal bir lisede bu seçimlik dersler alınmak suretiyle haftada 8 saat din dersi alma imkânı ortaya çıkıyor. Buna, uygun giyinmeyle ilgili yönetmelik de dikkate alındığında biz herhalde Abdülhamit’in de gerisine düştük. O, derslerin dünyevi bilgiyle ilgili olması gerektiğini söylemiştir.

 Bir diğer nokta, Kuran kursları. AYM 1995’te 5. sınıftan sonra yazın verilecek kursların AY’ya uygun olduğunu belirtmiştir. Çünkü çocuk soyut düşünme becerisine sahiptir artık. Bugün toplumun dinin etkisinden kurtarılmasına ilişkin çözümlerin terk edildiğini görüyoruz. Cumhuriyet’in laik eğitimi ortadan kaldırılmıştır.

 DİB’e ilişkin bir kararın da verilmesi gerekmekte. Aslında Şeyhülislamlık’ın muadili. Amacı, kemalist laikliği kitlelere götürücü bir tramplen görevi görüyor Bülent Tanör’ün ifadesiyle. Şu anda ise din yayıcısı bir kurum. Bülent Tanör, “eski işlevini yerine getirirse kalmasından yanayım demişti” o yumuşak uslubuyla. Kadroları çok geniş. Tarikatlar bu kadrolara giriyor. Bunlar üzerinden başka kurumlara kadro alıyorlar. Bu tamamen kamusal alanın din tarafından ele geçirilmesi sonucunu doğuruyor. Bizim “bunun vergilerimizle finanse edilmesini kabul ediyor muyuz?” sorusunu cevaplamamızda fayda var.

 Bu kurumla birlikte çalışan İlahiyat Fakülteleri’ni de gördüğümüz zaman, söylemekte yarar var, bugün artık dinsel bir eğitim sürecine geçilmiştir. Laik eğitim süreci terk edilmiştir. Ortaya tüm eğitime hâkim olan dinî bir müfredat çıkmıştır.

Yard.Doç.Dr. Zeynep Oya Usal

 Ağustos ayında haber olarak Danıştay ateist ana-babanın çocuğunun din dersinden muaf olduğuna dair Antalya mahkemesinin kararını bozdu. Bu beni çok şaşırttı çünkü İHAM’da Zengin kararı çıkmıştı. Avukatla irtibata geçtim ve gerekçeyi okuyabildim.

 Tarihsel sürece bakalım. Türkiye’de zorunlu din dersleri 1949’da sadece ilkokul 4 ve 5. sınıfta velinin yazılı müracaatıyla yürürlüğe kondu. 1 yıl sonra bu dersi almak istemeyen velinin müracaatına göre düzenlendi. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi 1982 AY’sıyla bugünkü aşamasına geldi ve ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu hale geldi. Zorunlu din derslerinden muafiyet çok kısıtlı bir şekilde öngörüldü. Biraz da Lozan Anlaşması’nın dar yorumlanması nedeniyle Türk vatandaşı olan Hıristiyan ve Musevi vatandaşlar için muafiyet kabul edildi. 4. sınıfta başlatıp 12. sınıfa kadar süren zorunlu bir ders. 4+4+4 yasa değişikliğiyle farklı bir durum daha çıktı ortaya. 6. ve 8. sınıflar için seçimlik ders havuzu oluşturuldu, Hz Muhammed’in hayatı, Kuran-ı Kerim ve dinin temel kuralları adlı üç ders oluşturuldu.

 Uluslararası insan hakları hukuku bu konuda ne diyor? Zorunlu din dersleri ana-babaların dini inancıyla bağdaşmayan durumları da beraberinde getiriyor. İHAS da ek 1 no’lu protokol madde 2’de ana-babaların dinî ve felsefî inançlarına saygı yükümlülüğü getiriyor devlete. İHAM içtihatlarında dinî ve felsefî nitelikli derslerin olabileceğini kabul ediyor ve bu konuda ana-babalara mutlak bir karşı çıkma hakkı vermiyor. Ancak sınırı belirlerken, devlete bir takdir marjı tanıyor. Danimarka’daki cinsel eğitim derslerine dair şunu diyor: “Müfredatta yer alan dersleri belirleme konusunda devletin takdir marjı vardır ancak nesnel çoğulcu şekilde, fikir aşılaması veya endoktrinasyon amacı güdemez.” Esas zorunlu derslere ilişkin içtihadını 2007’de Norveç’e karşı açılan kararda veriyor ve nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmanın gereğini vurguluyor ve endoktrinasyonun ihlal oluşturduğunu belirtiyor.

 Bundan 5 ay sonra Zengin kararı çıkıyor. Hasan ve Eylem Zengin – Türkiye davası. Alevi inancındalar. Hasan, Eylem Zengin’in babası. Din dersinin sadece İslam öğretisine yer verdiğini ve bunun kendi inançlarına aykırı olduğunu iddia ediyorlar. İHAM müfredatı inceliyor ve ders kitaplarının sadece genel bilgilerle ilgili olmadığını, derslerin içeriğinin müfredatla çeliştiğini, öğrencilerin namaz kılmaya mecbur bırakıldığını tespit ediyor. Bu yönleriyle kitapların fikir aşılama olduğunu ve bu nedenle çoğulculuk kriterini yerine getirmediğini belirtiyor. İkinci inceleme muafiyet sistemiyle ilgili yapılıyor. Muafiyet sistemini talep ederken öngörülen yöntemin kişilerin dinini açıklamayı zorunlu kıldığını ve bunun din özgürlüğünü ihlal ettiğine işaret ediyor. Eğer muafiyet talep edilmezse de ana-babanın inancıyla derslerin içeriğinin çelişeceğini belirtiyor. İHAM: “Eğer nesnel bir içerik varsa neden sadece Müslüman öğrenciler için zorunludur?” Mahkeme dini açıklamayı zorunlu tutmayan bir muafiyet sistemi getirilmesi gerektiğini veya alternatif dersler yaratılması gerektiğini belirtiyor.

 Mahkeme, Türkiye’nin kararı yerine getirmesi için içtihadın Türk eğitim sistemiyle uyumlu hale getirilmesi gerektiğini belirtmişti. 2007’den bu yana Bakanlar Komitesi Türkiye’den bir eylem planı istiyor. Türkiye hâlâ bunu sunmadı. 2009 ve 2010 yıllarında Millî Eğitim Bakanlığı girişimiyle farklı din temsilcileriyle müfredatta değişiklik yapıldı. Bu Bakanlar Komitesi’ne sunulmuş durumda ancak Komite henüz Zengin kararının yerine getirildiğine dair bir karar vermiş değil.

 Danıştay Zengin kararının ardından bazı kararlar vermişti. Bu karara ve AY’nın 90. maddesine atıfta bulunarak muafiyet taleplerine ilişkin davalarda olumlu kararlar vermiştir.

 Ancak başta bahsettiğim kararda Danıştay şöyle diyor: “Müfredatta yapılan değişiklik sonucunda çoğulculuk anlayışı içerisinde nesnel ve çoğulcu şekilde dersler verilmektedir. Bu nedenle davacının muaf tutulma talebinin reddine.”

 Sonuç olarak, Zengin kararında gördüğümüz gibi, zorunlu derslere ilişkin genel bir yasaklama yok Avrupa sistemi içerisinde. Ancak İHAM nesnellik ve çoğulculuk ilkesinin altını çiziyor. Avrupa’da 43 ülkede din dersi mevcut. Bunlardan bazılarında bu dersler zorunlu. Ancak neredeyse tamamında öğrencilere muafiyet sistemi tanındığını veya alternatif dersler yaratıldığını görüyoruz.

 Laik devlet ilkesinin bir gereği olarak ve Türkiye’deki dinsel çoğulculuğun bir gereği olarak zorunlu din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. Yeni AY yapım sürecinde bu dikkate alınmalıdır. Eğer zorunlu olarak kalırsa da İHAM kararlarındaki kriterler müfredata hâkim kılınmalıdır. Umarız bu yönde olumlu gelişmeler olur ancak Danıştay kararından sonra umudumu biraz yitirmiş bulunmaktayım.

Anma gününün gerçekleştiği GSÜ Aydın Doğan Salonu fuaye alanı

Anma gününün gerçekleştiği GSÜ Aydın Doğan Salonu fuaye alanı

2. oturum

Prof.Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu

 Yeni AY çalışması Ankara’da yapılıyor. Bir anda partilerin hükümet sistemine ilişkin görüşlerini konuşmaya başladık. Hükümet sistemi tercihi yeni AY yapımı süreci açısından önemli. Başkanlık, yarı-başkanlık talepleri var. Bunlar Türkiye için ne kadar doğrudur, dünyadaki uygulamaları nasıl sonuçlanmıştır, bunlara bakmak lâzım.

 Daha sonra yargıya ilişkin sorunlara bakacağız. Hükümet bugünkü yargıdan memnun olduğu için “yargı bölümü halloldu” diye düşünüyorlar herhalde ama hallolan bağımsız yargı. Yürütmeye bağımlı bir yargı olgusu oluştu ki bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir. Demokrasinin ve özgürlüklerin güvencesi bağımsız yargıdır. Bunu sağlayamazsanız diğerleri güvenceli olamaz. Yargıyı bağımsız yaparsanız başkanlık sistemi de yürür.

Doç.Dr. Şule Özsoy

 Türkiye’nin son yıllarda çok tartıştığı bir konu başkanlık sistemi. Bugünkü konum doğrudan bu tartışmanın içine girip başkanlık sistemi-demokrasi bağlantısını kurmak olmayacak. Şu soruyu sormak istiyorum: Bir hükümet sistemi tercihi hangi şartlara bağlı olarak yapılır?  Bu sorunun yanıtını ararken de Türkiye için bir takım cevaplar bulabileceğimi sanıyorum.

 Hükümet sistemlerini tanımlayan yazarların ölçütleri kurumsal ve AY’ya bakılarak yapılan ölçütlerdir. Yasama-yürütme, yargı organlarının göreve gelişleri bu ölçütler arasındadır. Genelde yargı bu dinamiklerin içine katılmaz. Ben katıyorum çünkü kontrol ve denge mekanizmalarının işleyişi de hükümet sistemlerinde önem taşıyor. Kuvvetler ayrımındaki yetki paylaşımını denetleyen bir yargı önemli bir unsurdur.

 Temelde ikili bir düzen üzerinde hükümet sistemleri konuşulur: Başkanlık ve parlamenter sistem birer uca konulup ikisi arasında diğer sistemler değerlendirilir. Yarı başkanlık da hibrid ve ayrı bir yere konan bir sistem olarak algılanmakta. Bunlara bakarak nasıl bir tercih yapılabilir?

 Hükümet sistemleri tartışmalarına biraz önce saydıklarımızın yanında siyasal partiler, seçimler ve davranışsal dinamikleri de katmak gerekir. Hükümet sistemlerine ilişkin taleplerin hangi siyasal ve sosyal ortamda dile getirildiği ortaya çıkan sonucu etkiliyor. Bunun örneği olarak ABD’de ve Latin Amerika’da başkanlık sistemlerinin ortaya çıkışına bakabiliriz. 1787 tarihli AY ile başkanlık sistemi ortaya çıktı. Temel dinamiğinde kuvvetler ayrılığının teorik ayrımı kadar Amerikan toplumunun talepleri de var. Koloni döneminin sonlandırılması, sömürgeci güçlerden kurtulma, kırılma yaşamış olması ve bu sırada parlamenter sisteme uygun bir zeminin olmaması önemliydi. Parlamenter sistemler monarşik yapıların demokrasiye evrilmesi esnasında ortaya çıkar. Anayasal değil, siyasal bir sonuçtur. Ama ABD’de dizayn bir AY ile ve koloni sonrası ortaya çıkan bir taleptir. Bu bakımdan Latin Amerika’yla benzerlik görülüyor. İspanya veya Britanya gibi ülkeler parlamenter sistemi ihraç edemiyor. ABD örneğini takip etme arzusu da var. Latin Amerika’da çok homojen bir göçmen kitlesi var. Çok az sayıda kadın gelmiş örneğin. Kuzey Amerika’da bunu göremiyoruz. Kuzey’de baskın anglo-sakson kültür kendi kriterlerini empoze edebiliyor. Sistem başkanın yetkilerinin sınırlanması üzerine kuruluyor: Kontrol ve denge araçları. Sınıfsal temelinde ise burjuvanın ekonomik gücüne müdahale edebilecek bir odak yaratmamak var. Karışmayan, dokunmayan ve sırf güvenlik ihtiyacını gideren bir sistem yaratılıyor. Yargı, özgürlükler ve common law geleneği sisteme enjekte edilmiş. Latin Amerika’da ise farklı bir siyasal kültür var. Dolayısıyla kuzeydeki sonuçlar doğmuyor benzer bir sistem gibi gözükse de. Kontrol ve denge mekanizmalarını işletecek bir sistem yok.

2. Oturum

2. Oturum

Başkanlık sistemi çok farklı dinamiklerle hareket etmeye başlıyor.

 Yasama ile yürütmenin birbirlerinin görevine son verememesi ve Latin Amerika’da yaşanan tıkanmalar nedeniyle parlamenter sistemlerdeki özelliklerin Latin Amerika AY’larına enjekte edildiğini görmekteyiz. Örneğin yürütme yasa önerebilmekte, bakanlar yasama tarafından düşürülebilmekte. 67 tarihli Bolivya AY’sı bakanlar için güvensizlik oyunu kabul etmiş. Brezilya’da başkanlara kanun önerme yetkisi verilmiş. Başkana verilen veto yetkisi kanunları değiştirme yetkisini de kapsıyor. Şili’de de başkanın işlemleri ortak imza ile hayat bulabiliyor. Ve en önemlisi, Şili’de 8 yıllık görev süresinde başkan parlamentonun temsilciler meclisi kanadını bir kez feshedebiliyor. Bu, başkanlık sisteminin yönetim güçlüğü getiren özelliklerinin parlamenter sistem özellikleriyle telafi edilmesi amacını taşıyor. Latin Amerika’da krizlerin sebebi başkanlık sisteminin Latin Amerika toplum yapısına uygun olmayan özellikleridir. Getirilen yeni düzenlemelerle dahi yönetim krizi son bulmuyor. Neden? Çünkü kontrol ve denge mekanizmaları yok. Başkanın otoriter bir güce dönüşmesini engelleyecek bir mekanizma yok. Yargı, toplumu diktatörlere karşı korumada başarısız. Kilise, ordu, sendikalar, iş çevreleri, her grup kendi çıkarı için bazen darbeleri destekleme eğilimi gösteriyor. Bürokratik elitin toplumsal katılıma kapalı olması, kültürel çeşitliliğe rağmen kurumların belli sınıflara ve kesimlere kapalı tutulmuş olması demokrasi eksikliğini getiriyor.

 Bir diğer sorun da, başkanlık sistemi işleyebilmek için disiplinsiz yumuşak partilere ihtiyaç duyuyor. Parti yapıları disiplinli, sürekli ve etkili bir biçimde devam ettiği için bu ülkelerde başkanlık sistemi olumlu hale gelemiyor.

 Peki neden başkanlık sistemini terk etmiyorlar? Toplumlar alışkın oldukları sistemleri değiştirmek konusunda muhafazakâr davranmalılar. O sistemi düzeltmeye çalışmak yeni bir sistemi kabul etmekten daha gerçekçi. Şili’de parlamenter sisteme geçilmiş ancak yönetilemediği için vazgeçilmiş. Demokrasi problemleri hükümet sistemleriyle doğrudan bağlantılı problemler değil. Hükümet sistemi sadece bunların çözümünü kolaylaştırabilir.

 Kurumsal olarak AY ile verilen kamusal yetkilerin kötüye kullanılmasını engelleyici mekanizmalar getirilmeli, yönetimler azınlık görüşlerine kapalı olmamalı, siyasal karar alma süreçlerine toplumsal katılım sağlanmalı. Parlamenter sistem, krizleri aşmak konusunda başkanlığa göre daha elverişlidir. Koalisyonlar başkanlık sistemlerinde de vardır. Başkanlık sistemleri de koalisyonlar yaratabilir. Nasıl? Eğer siyasal yapınızda etkin siyasal parti sayısı 3’ten fazla ise olabilir. Başkanlığa sahip sistemlerde çok partili yapılar ortaya çıkabiliyor. Başkanlar yasa geçirebilmek için kendi partileri dışında başka partilerin de desteğine ihtiyaç duyuyor. Ve adeta azınlık koalisyonu gibi davranmak zorunda kalıyor. Latin Amerika’da genelde bir koalisyon protokolüyle kuruluyorlar. Koalisyon argümanı, dolayısıyla, başkanlık sistemini savunmak için yeterli değildir.

 Davranışsal dinamiklere gelince, siyasal gelenekleriniz sanılandan çok daha fazla hükümet sisteminin belirlenmesinde rol oynuyor. Bülent Tanör’ün söylediği gibi Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerini bir bütün olarak ele aldığımızda, 1909’da parlamenter sistem özelliklerinin görülmeye başladığını görüyoruz. Terk edilmesini gerektirecek bir gerekçe var mı? Türkiye’deki parlamenter sistemin şu anda işlemediğini gösteren bir husus bence mevcut değil. Kontrol ve denge mekanizmalarında bir zayıflık var. Ancak bu durum başkanlık sisteminde de var olmaya devam edecek; üstüne üstlük bizi otoriter bir sisteme doğru götürecektir. Başkanlık sistemi için otoriter rejime kapı aralayan unsur haline gelecektir.

 Türkiye’de sağ oyların birleştiği zamanlarda hegemonyacı parti sistemi hâkim oluyor. Çünkü ideolojik çatışmacı politika sağ oyları bir arada tutuyor. Bu, çok gerilmiş bir toplum yaratıyor. Tüm unsurlarıyla rejimi istikrarsız bir yapı içine sokuyor. Yönetilebilirlik sıkıntısı rejim bunalımı olarak ortaya çıkıyor. Bana kalırsa Türkiye’nin varmış olduğu noktada koalisyon kuramama konusunda bir sıkıntı yok. Sıkıntı kontrol ve denge mekanizmaları, kişiselleşmiş iktidarı engelleyememe sorunu.

 Dolayısıyla hükümet rejiminin Türkiye’nin gerçek sorunu olduğunu düşünmüyorum.

Doç.Dr. Ekrem Ali Akartürk

 Hükümet sistemi arayışlarına öncelikle parti olgusu açısından bakmak istiyorum. Ama öncesinde, hangi parlamenter sistemden bahsediyoruz? 3’e ayırabiliriz, klasik, rasyonelleştirilmiş ve çağdaş parlamenter rejim şeklinde bir sınıflandırma. Parlamentolar partilerden önce doğmuştur. Neden bu bilgi önemli? Partiler hâlâ parlamenter sistemi şekillendirmektedir. Kuvvetler ayrılığını dönüştürmek ve bir takım arayışlara girmek bakımından partiler etkili olmuştur.

 İlk siyasal partiler parlamentoda doğmuştur. Parlamentodaki çoğunluk ve azınlık hareketleri son derece istikrarsızdır. Parlamento krala karşıdır. Bu eşyanın tabiatı gereğidir. Parlamento kralın yasama iktidarını sınırlandırmıştır. Bu anlamda yasama ve yürütme arasında bir karşıtlık söz konusu. Daha sonra giderek partilerin ortaya çıkması ve siyasal parti disiplininin gelişmesi artık yasama ile yürütme arasında bir kaynaşmayı da beraberinde getirdi. Artık iktidardaki siyasal parti hem yasama gücünü kontrol ediyor hem de o çoğunluğun içinden çıkan hükümeti kontrol ediyor. Klasik parlamenter rejimler için söylenen “parlamento krala karşı” dövizi geride kaldı. Artık kuvvetler ayrılığı dönüşmüştür. Bunun iki sonucu oldu: 1) Bu ayrılık iktidar-muhalefet ayrılığı şeklinde gelişti. Hukukî sonuç: Yargı bağımsızlığı. Biz artık kuvvetler ayrılığından bahsedemiyoruz. Yasama ve yürütmenin bağımsızlığından bahsedemeyiz ama yargının bağımsızlığından bahsediyoruz. Rasyonelleştirme çabaları istikrar eğilimleri her zaman var olmuştur. Parlamenter rejimin rasyonelleştirilmesine yol açmıştır bu. Hükümetlerin daha kolay kurulup daha zor düşürülmesi, kanun hükmünde kararnamenin benimsenmesi, vb. önlemler geliştirilmiştir.

 3. aşama, çağdaş parlamenter rejimler. Siyasal partilerin egemen olduğu durumlardan bahsediyoruz. İstikrar arayışı eğilimleri vardır çünkü parlamenter rejimlerde koalisyonlar olur ve bu da istikrarsızlık yaratabilir. Ancak Avrupa’da pekâlâ koalisyon hükümetlerinin de çok istikrarlı işlediği görülmektedir. Parlamenter rejimlerde ikinci eğilim parti demokrasisi eğilimi. “Aşırı partiler devleti” de denir. Sisteme siyasal faaliyetin öznesi olarak partilerin hâkim olması ve bireyin siyasal özne olmaktan çıkmasıyla ilgilidir. Hatta partilerin yargıya müdahale etmesi bile söz konusu. Üçüncü eğilim, demokratik meşruiyet eğilimi. Örneğin cumhurbaşkanının bile halk tarafından seçilmesi. Bunun sonuçları ne? Parti demokrasisinin ne denli etkili olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Parlamentonun temsil fonksiyonunun seçmenle parti arasındaki bir temsil ilişkisine döndüğünü görüyoruz. Temsil olgusu da siyasal partiler eliyle yürütülüyor. Artık hükümetin yasama inisiyatifini tamamen ele geçirdiği bir durumla karşı karşıyayız. Çıkan yasaların %80’i hükümet tasarısı olarak ortaya çıkıyor.

 Denetim fonksiyonu da aşırı partiler sistemi nedeniyle işletilemiyor. Parlamento artık bir müzakere ortamı olmaktan da çıkmış durumda. Partilerin kapalı kapıları ardında karar veriliyor her şeye.

 Türk parti sistemi açısından ne söylenebilir? Türkiye’de çok partili, çok kutuplu, ideolojik ve dinsel bölünmüşlüğe dayalı bir parti sistemi var. CHP dışında hiçbir parti 80 öncesinde kurulmuş değil. Merkez sağ ve sol dengesizliği bulunmaktadır. Ortalama olarak sağın oyu %70, solun oyu %29 civarında. Politik alternans yokluğu bulunmakta. CHP tek başına iktidar olamamış 70’lerden beri. Bu, hâkim parti sistemini açıklayan bir durum. İşin kötüsü bu hâkim parti sisteminin tek parti sistemi içerisinde değerlendirilmesi. 50-60’a baktığımızda görüntüde iki parti var. Görüntüde, çünkü diğer partilerin iktidara gelebilmesi lâzım. Yoksa, hâkim parti sisteminden bahsedilir. Ve bana göre bunun tabanı var. Türkiye’de hâkim partiden başka, hâkim zihniyet var. Bu zihniyetin nüvesi hâkim parti olarak ortaya çıkıyor. Zaman zaman darbelerle, sosyal ve ekonomik çekişmelerle dağılabiliyor ama toplamı %70. Güçlü parti disiplini-zayıf parti içi demokrasi ikilemi bulunmakta. Biz bazen bu iki kavramı karıştırabiliyoruz. Halbuki, parti disiplini dediğimizde mutlaka parti içi demokrasi yok demek değildir. Türkiye’de partilerin siyasal temel değerler üzerinde bir uzlaşma içerisinde olmadığını görüyoruz.

 Normalde bir sarkaç hareketi olmalıdır. Alternans içermelidir. Ama Türkiye’de ya hakim parti sistemiyle istikrar ancak demokrasi açığı ya da çok partili koalisyonlarla istikrarsızlık arasında salınıyoruz. Böyle bir siyasal partiler sisteminde hangi hükümet sistemi Türkiye için iyidir? Böyle bir sisteme hangi hükümet sistemini getirirseniz getirin iyi işleyemez. Sağlıklı işleyen demokratik bir sistem, bağımsız yargı, vb. gerekir hükümet sisteminin iyi işlemesi için. Bu nedenle, Türkiye’de parti sisteminin mutlaka elden geçirilmesi gerekmektedir ve parlamenter sistemle devam edilmesi lâzım. Çünkü bu parti sistemi en az zararı parlamenter sistemde verecektir. Başkanlık sistemi zaten bu partilerle işlemez. Başkanlık sistemi, bırakın disiplinli partileri, partisiz bir sistemdir.

Prof.Dr. Bertil Emrah Oder

 Yargı başlığı Türkiye’nin son yıllarda gündemine damgasını vuran bir alana karşılık geliyor. Sınırlı siyasal iktidarı gerçek anlamda değerler, ilkeler ve kurallar düzleminde sınırlayabilmek için bugüne kadar anayasal sistemlerin üretebildiği kurum yargı kurumu. Ben, AYM’ne değineceğim. Gözlemler niteliğinde genel değerlendirmeleri üç sütun üzerine dayandıracağım. 1) AYM’nin kuruluşu, yapılanması ve yargılama yetkisi, 2) 1996 sonrası karşımıza çıkan siyasetin yargısallaşması, 3) Türkiye’de neredeyse hiç tartışmadığımız ama hukuk devletinin temelini oluşturan yargılamanın kalitesi.

 1) 2010 AY değişikliği sonrasında AYM’nin değişen üye yapısı. Karşılaştırmalı hukukta mahkemelerin paketlenmesi court packing olarak kullanılan bir terimi kullanıyorum. Roosvelt’in yapamadığını AKP 2010’da yaptı. Mahkeme’nin yapısı değişti. En önemli yapısal sorun TBMM’nin AYM’ye üye seçmesi değil, nasıl seçtiği. Almanya’da olduğu gibi komisyon görmüyoruz; başta 3’te 2 ama daha sonra salt çoğunluk ve ardından da en fazla oy almayı görüyoruz ki bu klasik çoğunlukçu bir sistem. AYM yargıçlarının belirlenmesinde liyakata gönderme yapan hiçbir ibare görmüyoruz. Bir takım ölçütler var ancak gerçek anlamda liyakat dediğimiz ölçüyü karşılamaktan uzak. Yargıcın seçkin olmasını zorlayan hiçbir unsurun AY’da yer almıyor oluşu. Bir yargıcın sabah kalktığında AYM üyesi olarak atanmış olabileceği gerçeği. ABD’de Senato’nun yargıç adayını kamuoyu önünde adeta bir sınava tabi tutarcasına sorgulaması ve tanıtmasının burada olmadığını görüyoruz. Nitekim eğer haberler doğruysa Engin Yıldırım Sakarya Üniversitesi rektörü olmayı beklerken bir anda AYM üyesi olmuştur.

 Raportörlerin ve yardımcılarının özellikle bireysel başvuru(BB) sürecinde artan rolü nedeniyle çok ciddi şekilde tartılarak AY ve kanun kurallarına konu olması gerekir. Ancak raportörlerin elenmesi, seçilmesi ve atanmasıyla ilgili AY’da hiçbir düzenleme yoktur.

 AY yargıçlarının görev süreleri bakımından kurum ve kurul şeklindeki yapılanmalarda karşılaştırmalı hukukta süreye ilişkin bazı tartışmalar yapılıyor. Kurumsal mekanizmalarda ya görev süresinin uzun olmasının ya da tekrar seçilememenin bağımsızlık için yararlı olduğu düşünülüyor. Eğer süreyi sınırlı tutarsanız ve genç yaşta atama olduysa görevin son bulmasından sonra bir atama beklentisi yarattığı düşünülmektedir. Kariyer beklentisi içerisinde olmamaları için bazı güvencelere sahip olması gerektiği tartışılmaktadır.

 Yargı yetkisinin sınırlarına ilişkin olarak, Türkiye’de AYM 1982 AY’sında oldukça yetkisiz bir mahkeme. Alman Federal AYM ve ABD AYM ile karşılaştırdığınızda oldukça sınırlı bir AY yargısı ile karşılaşıyorsunuz. Bu sınırlara baktığımızda, AY özellikle şekil denetimini bile nasıl yapacağını AYM’ne gösteriyor. Türkiye’deki AYM’nin etkin hale getirilmesi zorunlu. Bunun için de yargısal mobilizasyonu artıracak önlemler alınmalı. Belediyeler, üniversiteler, vb. gibi toplumda hem idarî hem de toplumsal düzeyde mobilizasyonu sağlayacak aktörlere AY yargısında yer verilmelidir. Ama bu öneri çoğunlukçu eğilimlere sahip parlamento çoğunluğumun tüylerini diken diken edecektir.

 Dava sürelerine baktığımızda da, oldukça karmaşık bir sürü kural ve kayıtla dava açacakların bağlı olduğunu görüyoruz. Dava açabilecek siyasal aktörler arasında parlamento dışındaki partilerin söz sahibi olması, milletvekili sayısının azaltılmasının ve dava açma süresinin 90 güne çıkartılmasının yararlı olacağını düşünüyorum.

 BB’ye ilişkin, eski görüşlerimi tekrarlamak istemiyorum ama kanunun düzenlemesi ve içtüzük hükümlerinin sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. BB’nin bir hak aktivizmi yaratabilmesi için bu düzenlemelerin yeterli olmayacağını düşünüyorum. İHAS’a yapılan referansın Türkiye’deki hak katalogu bakımından bir gerileme olarak yorumlanabileceği endişesi taşıyorum.

 İptal kararlarının geriye yürümezliğine ilişkin ilkenin sorunlu olduğunu söylemek zorunlu. Böyle bir anayasal ilkenin yeni AY’da yer almaması gerektiği, ancak bazı kararların doğaları gereği geriye yürümeyeceği düzenlenebilir.

 2010 yılında tamamladığım “Anayasa Yargısında Yorum Yöntemleri” adlı kitabımla ortaya çıkmıştır ki Türkiye AYM yargısal aktivist bir mahkeme değildir. Sayısal verilere baktığımızda AYM’nin itiraz yoluyla önüne gelen davalarda daha çok ret kararı verdiği ve baskın eğiliminin ret olduğu ortaya çıkmaktadır. Siyasal aktörlerden gelen davalarda ise daha fazla iptale eğilimli olduğunu görüyoruz. Çok ilginç bir olgu var burada: 2010 yılında siyasal elitlerden gelen davalarda 8’e 8 iptal ve ret kararları. 2011’de ise 20 tane ret, 0 iptal! Cumhurbaşkanı Gül bakımından bir tarama da yaptık, o dönemde 0 dava açmış. Çok ilginç bir deneysel veri olarak bunlar karşımıza çıkıyor.

 Bazı hak ve özgürlük konularında mahkemelerin vizyonu AYM’nin önünde. Örneğin kadının soyadı davası. Genel olarak AYM ile diğer mahkemeler arasındaki ilişkiye baktığımızda bir dönem Danıştay ve Yargıtay’ın vizyonunun daha ilerde olduğunu görüyoruz.

 Bir diğer nokta, siyasetin yargısallaşması olgusu. 367 krizinde gündeme geldi daha çok. Bunun bir tarihi var; seçim kanunun denetiminde de aynı tutum sergilendi. Bu, sorunların siyasal sistemin kendi içinde çözülememesi ve siyasal aktörlerin sorunu AYM’nin önüne getirmesinden kaynaklanıyor. AYM önüne gelen davaya bakmak zorunda. Daha fazla tartışılması gereken, siyasal sorunlarda siyasal elitlerin tutumu. Bunu hiç görmemek anlaşılmaz bir tutum.

 Üzerinde daha fazla durmamız gereken nokta, yargılamanın kalitesi. Silivri’de de, AYM’de de, Danıştay’da da bu yaşanıyor. Öncelikle yargılamanın yöntem bilimine ilişkin bir sorununa işaret etmek istiyorum. Türkiye’de belli dönemlerde, 95 sonrası yargının yorum yöntemlerini önemsemeksizin ve kendisini yöntem bilimle bağlı saymaksızın yargılama yapması. Yorum döngüsü veya sarmalı, sözel, tarihsel, en tepede de teleolojik yorum yöntemlerinin bir arada kullanıldığı ve argümantasyon dediğimiz sürecin tüm aşamalarını kararda gördüğümüz yöntemdir. Ancak kararlarda bu süreci görmek, argümanları görmek mümkün değil. Kanıtlamanın değişik aşamalarını ve yorum yöntemlerini görmediğimiz kararlaral karşı karşıyayız.

 Burada en ciddi sorun rasyonellik sorunu. İkincisi, değer olgusunu yargıçların içselleştiremediğini görüyoruz. Hukukun etik ilkeleri dediğimiz anayasal değerleri değil de kendi ideolojik tutumları veya dünya görüşlerine bağlı belirli tutumların yargıçlar tarafından sözde hukuksal kalıplar ardından dikte edildiğini çoğunlukla görüyoruz maalesef. Değer odaklı, telos‘a odaklanmış yaklaşımda büyük bir zaafiyet var.

 Türkiye’de 2001 AY değişikliği çok değerli. Ancak AYM’de bu sıçramanın gerçek bir karşılığı yok. AYM, özel sınırlama nedeni içermeyen hak ve özgürlükler için, hak arama ve dilekçe gibi, tıpkı Almanya Federal AYM gibi, bir başka anayasal değer, tüketicinin korunması, laiklik, vb. veya başkasının hak ve özgürlüğü söz konusuysa, optimum bir denge kuracak şekilde dengeleyebilir. AYM’nin bir kaç kararda buna dikkat etmeye çalıştığını ama çoğunlukla hiçbir yere bağlamadan kamu düzeni veya kamu çıkarı veya yararı gibi ne olduğunu bir türlü algılayamadığımız, soyut olarak milli kültürün korunması gibi özel sınırlama nedeni olmayan olgularla sınırlamaya çalıştığını görüyoruz. Kendine göre bir kamu düzeni çıkartıyor. Bu çok önemli bir sorun.

 Başka bir sorun: Ölçülülük ilkesinin tüm unsurlarıyla kullanıldığı bir karar yok. Özün ne olduğuna dair açıklayıcı bir karar bulunmamakta.

 Bir diğer sorun: AYM cinsiyetçi. Karşılaştırmalı hukuku sorunlu şekilde kullanıyor ama genelde modern bir anlayışı benimsemiş değil. İHAM’ın Tekeli kararında 2004’te mahkum olmuşken 2010’da AYM bu karara gönderme dahi yapmadan kutsal aileyi evli kadının soyadıyla ilişkilendirip argümantasyon açısından içler acısı bir karara imza atmıştır.

Yard.Doç.Dr. Burak Çelik

 Bülent Tanör’ün yargı üzerine odaklanmış monografik bir eseri yok belki ama birey hak ve özgürlüklerini odağına alan bir hukukçu olarak yargı kararlarını tahlil etti. 79’da yayınladığı eserle hak ihlalleriyle hesaplaştı; diğer eserlerinde de yargıyla ilgili analizler yaptı.

 Modern Türkiye’nin yargı sorunu Cumhuriyet’le yaşıt. Ama bu sorun zaman zaman alevleniyor, zaman zaman külleniyor. “Üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğüne geçiyoruz” denen bir dönemde de yargıya ilişkin sorunlar gündemimizin ilk sıralarına oturmuş durumda.

 Yargıyla ilgili sorunlarımızın bir kısmı yapısal. Yargının örgütlenmesi ve işleyişine dair sorunlar var. Bazıları yarım yüzyıldır devam eden sorunlar. Bunların başında istinaf mahkemelerinin kurulması geliyor. 2004 yılında bir kanun çıkmış durumda ancak hâlâ uygulamaya geçmiş durumda değil.

 Bir diğer sorun, askeri yargı. 71 değişikliğiyle kurulan Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin(AYİM) varlığı Lütfi Duran’dan bu yana sorgulanıyor.

 Silahların eşitliği ilkesi içerisinde yargıç-savcı ayrılığı meselesi ve baroların bağımsızlığı da uzun yıllardır tartışılıyor.

 Adalet Bakanlığı’nın hâkim ve savcıların mesleğe girişindeki etkin durumu da uzun yıllardan beri bir sorun. Günümüzde YÖK’ün oluşturduğu yazılı bir sınavdan sonra Adalet Bakanlığı’nın etkin olarak üyelerini belirlediği bir kurul tarafından yapılan mülakâtın sonucunda hâkim-savcı adayı haline geliniyor. Ancak bundan sonra mesleğe atanma gerçekleşebiliyor.

 Sorunun odağında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu(HSYK) bulunuyor bana göre. Bir ülkedeki yargı bağımsızlığının simge kurumu hâkim ve savcılarla ilgili yüksek kuruldur. HSYK uzun yıllarca çeşitli açılardan eleştirildi. 2010’da yeniden yapılandırma sürecinde korunan unsurlardan biri en fazla eleştirilen Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK üyesi olması.

 Kurul’un bağımsız bir sekretaryaya sahip olmaması eleştiriliyordu. Değişiklikten sonra bir sekretarya kurulması iyi bir gelişme olarak algılanabilirdi ancak sekreterin Kurul Başkanı tarafından atanacağı hükme bağlandı. Yani Adalet Bakanı. Bugünkü genel sekreter ve yardımcıları Adalet Bakanlığı’nda görev almış bürokratlar arasından seçilmiş durumda.

 Kurul’a bağlı bir teftiş kuruluna sahip olunmaması da eleştiriliyordu. 2010 değişikliğiyle oluşturuldu teftiş kurulu ancak yargı mensuplarıyla ilgili soruşturmalar HSYK Başkanı yani Adalet Bakanı tarafından olur verildikten sonra teftiş kurulu tarafından yürütülebiliyor. Venedik Komisyonu, bu düzenlemenin hükümetin canını sıkan yargı mensuplarıyla ilgili soruşturma açtırma yetkisi verdiğini belirterek durumu eleştirdi. Nitekim Deniz Feneri davasında hâkimler hakkında soruşturma açıldı.

 Kurul’un yapılanmasında alt kademeden yargıçların da üye seçmesi sağlandı. 1. sınıf yargıçlar kendi aralarından seçiyordu. Artık bütün yargıçlar katılıyor. Buradaki sorun, kariyer beklentisiyle alt derece yargıçların oylarını farklı şekilde kullanmak zorunda kalacak olması. Nitekim yeniden yapılandırmadan sonraki ilk seçimlerde hükümet listesindeki adaylar tulum şeklinde HSYK üyesi olarak seçildi.

 Kurumların yalnızca bağımsız olması yeterli değildir, bağımsız bir görünüm de sergilemelidir.

 Biraz da kültürel sorunlara değineyim. Kastım yargı ve yargıç kültürü. Ancak bunu toplumsal kültür sorunundan bağımsız düşünmemek gerekiyor. Özerk birey yetiştirememe sorunu… (Adalet Bakanı ve müsteşarına hürmet gösteren yargıç ve savcılarla ilgili örnekler verildi. S.K.)

 Yapılan bir araştırmaya göre hâkimlerin büyük bir oranı “devletle bireylerin hak ve özgürlüklerinin çatışması halinde ben devletin tarafını tutarım” diyor. Buradaki “devlet” hükümet olarak da düşünülebilir.

 Yargıç kimliği meselesi bugünden yarına çözülemez. Ama hukuk eğitimini gözden geçirerek, bireyin özerkliğini teşvik eden, sorgulayıcı bir modele öncelik vermek gerekiyor. Diğer bazı konulardaysa anayasal çözümler getirmek düşünülebilir. AYİM konusundaysa bunun ve Askeri Yargıtay’ın kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Yargıçlık ve savcılık mesleği ayrı ayrı düzenlenmeli. Yargıçların atanmasında uzmanlığa önem verilmesinin de ilke olarak kabul edilmesi kanun düzeyinde düşünülebilir. Baroların ve savunmanın bağımsızlığını sağlayan bir hüküm anayasaya yerleştirilebilir. Anca hükümet artık baroların oluşumuna da müdahale etmek için bir takım taslaklar hazırlıyor. Son olarak, HSYK’nin adından başlayarak, görev ve yetkilerinin, oluşum biçiminin gözden geçirilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Yalnızca yargı mensuplarının özlük işlerine odaklanan kurulların açılmakta olduğunu düşünüyorum. Esas yetkili kurulun hâkim ve savcıların özlük işlerine bakacak, hukukun işleyişini sağlayacak,yargıya ilişkin kanun taslakları hazırlayacak, gerektiği anlarda AYM’ye iptal davası açabilecek Adalet Yüksek Kurulu olması gerektiğini düşünüyorum.

 Bir sorunun çözülebilmesi için önce o sorunun varlığını kabul etmek gerekir. Ancak bugün günümüzde yargı bağımsızlığı sorunu olmadığı iddia edilmektedir. Ancak başbakanın dokunulmazlıklarla ilgili “yargıya gerekli talimatı verdik, biz de parlamentoda gereğini yapacağız” dediği bir ülkede yargının bağımsız olduğunu söylemek naif bir temenniden ibarettir.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: