İçeriğe geç

İHAM’ın Uzan ve Diğerleri v. Türkiye kararının özet çevirisi: “İmarbank yöneticilerine karşı alınan önlemler nedeniyle akrabalarının en az 10 yıldır malvarlığı haklarından yararlanamamaları, mülkiyet hakkının ihlalidir.”

by 27/04/2019

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 5 Mart 2019 tarihinde verdiği Uzan ve Diğerleri kararında, Uzan grubu tarafından yönetilen ve daha sonra TMSF’ye devredilen İmar Bankası yöneticilerine karşı alınan önlemlerin, kendileri aleyhine somut bir delil olmamasına rağmen sadece bu yöneticilerin akrabaları olduğu için 10, 12 ve 15 yıldır kendilerine karşı da uygulanıyor olması nedeniyle başvurucuların mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verdi. 

Fransızca yazılan karara buradan, Serkan Köybaşı tarafından yapılan çevirisine ise aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Uzan ve Diğerleri v. Türkiye, Başvuru no. 19620/05, 41487/05, 17613/09 ve 19316/08, Karar tarihi: 05.03.2019

Olayın Şartları

Başvurucular Jasmin Paris Uzan ve Renç Emre Uzan sırasıyla 2003 ve 1999 doğumludur ve İstanbul’da yaşamaktadır. Başvurucu Ayla Uzan Ashaboğlu 1971 doğumludur ve San Francisco’da yaşamaktadır. Başvurucu Nimet Hülya Talu 1948 doğumludur ve İstanbul’da yaşamaktadır. Başvurucu Bilge Doğru 1952 doğumludur ve aynı şekilde İstanbul’da yaşamaktadır.

Davanın Oluşumu

Türkiye İmar Bankası T.A.Ş. (“İmarbank”) İstanbul’da kurulmuştur ve 1984’ten beri Uzan grubu tarafından idare edilmektedir. Bankacılık işlemleri için en yüksek faizi vermeyi vaat eden kampanyasıyla farklılaşan bu kuruluş milyarlarca Avro (EUR) kayba maruz kalmış ve artık eylemlerini gerçekleştiremez hale gelmiştir.

4 Temmuz 2003 tarihinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (“BDDK”), 4389 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 14. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilen 3 Temmuz 2003 tarihli ve 1085 sayılı kararla Türk finans sisteminin güvenliği ve istikrarını güvence altına almak amacıyla İmarbank’a bankacılık işlemlerini gerçekleştirmesini ve mevduat kabul etmesini sağlayan bankacılık lisansının geri çekildiğini duyurmuş, böylece, yükümlülüklerini yerine getirmemesi ve süresi içinde gerekli tedbirleri almaması nedenleriyle banka bu tür eylemleri artık gerçekleştiremez hale gelmiştir. Kurum, 4389 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 1. paragrafı uyarınca söz konusu bankanın yönetim ve denetiminin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) aktarıldığının altını çizmiştir.

Aynı gün, alacaklıların haklarını korumak, muhtemel kayıpları en aza indirmek ve şaibeli tüm işlemleri engellemek amacıyla Ankara Ticaret Mahkemesi Birinci Dairesi, aynı kanun uyarınca, mülkiyet haklarıyla ve İmarbank’ın eski yöneticilerinin alacak haklarıyla ilgili koruyucu önlemler alınmasına karar vermiştir. Söz konusu koruyucu önlemler Ankara 3. İcra Müdürlüğü tarafından infaz edilmiştir.

Yine aynı gün, İmarbankası’nda murakıp olarak çalışan başvurucular Nimet Hülya Talu ve Bilge Doğru, 1085 sayılı Karar’la görevlerinden alınmıştır.

14 Ağustos 1003 günü, Şişli Sulh Mahkemesi 2. Dairesi birçok kişiyle ilgili olarak koruyucu önlem kararı almıştır.

Farklı tarihlerde Şişli Sulh Mahkemesi bu hükmün 2. paragrafında belirtilen kişilere yönelik olarak, 4969 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi uyarınca çok sayıda koruyucu önlem kararı almıştır.

Bu şekilde kabul edilen koruyucu önlemler hakların ve alacakların askıya alınmasını – buna bankalarda, banka olmayan finansal topluluklarda ve diğer tüzel kişiliklerde bulunan kasalar da dâhildir -, mülkiyetten ve diğer haklar ve gerçek alacaklardan yararlanma hakkının tümden veya kısmen kaybedilmesini, mallara, senetlere, nakit paraya ve alacaklara el konmasını ve bunların bir ödeme makamına bırakılmasını ve aynı zamanda haklar ve alacaklar üzerinde ek önlemlerin alınmasını kapsamaktadır. Önlemler İmarbank müdürü ve yönetim kurulu üyelerine, bankanın kredi komitesi başkanı ve üyelerine, genel müdürüne, genel müdür yardımcılarına ve imzası önlemi gerektiren bankanın diğer çalışanlarına ve doğrudan veya dolaylı, kişisel veya birlikte yönetim ve denetim işini yapanlara ve aynı zamanda belirtilen bu kişilerin eşleri ve çocuklarına yönelikti.

4969 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bu önlemler, belirtilen bu kişiler adına ve onlar hesabına hareket eden veya bu aynı kişiler adına veya hesabına fon, mal veya haklar edinen kişilere de uygulanmaktaydı.

Söz konusu önlemler, İmarbank tarafından yetkili mercilere bildirilen güvenceli tasarruf mevduatları miktarıyla tasarruf mevduatlarının efektif miktarı arasındaki farkla sınırlanmıştır.

İmarbank yönetim ve denetiminin TMSF’ye devrinin ardından bankanın yöneticilerine ve çoğunluk hissedarlarına yönelik olarak çok sayıda şikâyette bulunulmuştur. 4389 sayılı eski Kanun, 5411 sayılı yeni Kanun ve Ceza Kanunu uyarınca suç teşkil eden eylemlere karşı yirmi beş ceza soruşturulması açılmıştır.

3 Aralık 2003 günü, 4389 sayılı Kanun’un 22. maddesinin 3. fıkrasını ihlal edecek (fonları kötüye kullanma ve dolandırıcılık) suçları işlemek amacıyla örgüt kurmaktan İmarbank yöneticileri ve çoğunluk hissedarları aleyhine Yargıtay 8. Dairesi’nde ceza ana davası açılmıştır.

24 Aralık 2003 günü TMSF, yasal görevi çerçevesinde, kamu alacaklarının kurtarılması usulünü düzenleyen 6183 sayılı Kanun uyarınca Hazine’nin İmarbank’ta tuttuğu alacakların kurtarılması için dava açma kararı almıştır. Kamu alacakları miktarı 7.552.995.710,63 TL’ye yükselmiştir (olayların olduğu zamanda yaklaşık 4.284.172.000 Avro).

Devamında, 4389 sayılı Kanun’un 14, 15 ve 16. maddeleri ve 6183 sayılı Kanun hükümleri uyarınca söz konusu kamu alacaklarının kurtarılması amacıyla çok sayıda gerçek ve tüzel kişi aleyhine hukukî takibat başlatılmıştır. Bu kapsamda, 7 Ocak 2004 tarihinde TMSF, Şişli Cumhuriyet Savcısı’ndan, aralarında, 4969 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi uyarınca Şişli Sulh Mahkemesi tarafından haklarında koruyucu önlem kararı alınan başvurucuların da bulunduğu gerçek ve tüzel kişilerle ilgili olarak fonların kötüye kullanılması ve fonların kötüye kullanılmasına ortaklık suçlamasıyla ceza davası açmasını talep etmiştir.

21 Ocak 2004 günü Şişli Cumhuriyet Savcılığı, delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik kararı vermiştir. Savcılık, 22 Eylül 2003 tarihli bir denetim raporuna dayanarak şunu demiştir: suçlar ve bunları gerçekleştirenler somut şekilde tespit edilmiştir; teknik bir denetim araştırması sonucunda hazırlanan söz konusu rapor, koruyucu önlemler uygulanan kişilerin iddia edilen kötüye kullanmaya katıldıklarını ortaya koyan hiçbir sonuç içermemekteydi; bu kişilerin herhangi cezaî sorumluluğu hiçbir şekilde dile getirilmemişti; suçun işlendiği tarihten sonra yürürlüğe giren ve neden olunan önyargıları düzeltmek amacına sahip 4969 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak açıklanan kararın konusu olan gerçek ve tüzel kişileri “fail” olarak kabul etmek mümkün değildi; ve, her halükârda, fonların kötüye kullanılmasına bu kişilerin katıldığına dair en ufak bir suçlama bulunmamaktaydı.

Dahası Savcı dosyanın, ilk suçlamada bulunan suç isnatları dışında, koruyucu önlemlere ilişkin kararın hedef aldığı kişilere karşı bir ceza davası açılmasını sağlamaya yarayacak hiçbir delili unsurunu içermediğinin altını çizmiştir.

Sonuç olarak Savcı, takibin yalnızca takipsizlik kararına eklenmiş olan ekte sayılan (aralarında K.U., Y.U., H.U., Uzan grubu ve İmarbank yöneticilerinin bulunduğu) kişilere karşı açılabileceğine karar vermiştir. Bu ekte başvurucuların adları yer almamaktadır.

10 Mayıs 2004 günü Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi, TMSF tarafından 21 Ocak 2004 tarihli takipsizlik kararına karşı yapılan itirazı reddetmiştir.

Sonrasında, ana ceza davasının açılmasının ardından, Şişli Sulh Mahkemesi tarafından işleme konan koruyucu önlemlere ilişkin kararla ilgili dosyalar İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 8. Dairesi’nde ana dosyaya eklenmiştir.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, kaçak olan ve ilk derece mahkemesine gelmeyen İmarbank yöneticileri K.U., Y.U. ve H.U. hakkında gıyaplarında geçici gözaltı kararı vermiştir. Ayrıca, bu kişilerle ilgili arama kararı (kırmızı bülten) yayınlamıştır.

8 Haziran 2005 tarihinde İstanbul Ticaret Mahkemesi 2. Dairesi 4389 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 1. fıkrası uyarınca İmarbank’ın iflasına karar vermiştir.

21 Şubat 2006 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 8. Dairesi suçlanan yirmi üç kişiyle ilgili bir duruşma yaptı. Bununla birlikte, yöneticiler K.U., Y.U. ve H.U.’nun yoklukları nedeniyle bu kişilerin davası ayrıldı ve aynı yargı organı önünde 2006/17 sayılı dosya olarak yeniden kaydedildi.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 8. Dairesi aynı gün ayrıca şuna karar verdi: beraat eden kişilere yönelik koruyucu önlemlerin kararın kesinleşmesine kadar devamı; mahkûm olan kişilere yönelik koruyucu önlemlerin kararın kesinleşmesine kadar devamı ve TMSF’nin alacaklarının karşılanmasına; ve 2006/17 sayılı dosyaya ilişkin olarak da yürürlükteki koruyucu önlemlerin devamına ve henüz maddî anlamda karar verilmediği için bu dosya kapsamında değerlendirilmesine.

26 Ocak 2007 tarihinde Yargıtay 7. Dairesi 21 Şubat 2006 tarihli kararı onaylamış ve karar kesinleşmiştir.

Bunun yanında, aralarında başvurucuların da olduğu çok sayıda gerçek ve tüzel kişi aleyhine cezaî ve idarî süreç başlatılmıştır.

Bu kapsamda, Bankalar Kanunu uyarınca TMSF, banka müşterilerine sigortalı mevduat hesapları gereğince ödeme yapmaya başlamıştır. Böylece, İmarbank tarafından ilan edilen sigortalı mevduat miktarıyla tasarruf mevduatının efektif miktarı arasındaki fark kamu borcuna dönüşmüştür.

Sözleşme’nin 1 Numaralı Protokolü’nün 1. Maddesi’nin İhlali İddiası

Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. paragrafı, 6. maddesinin 2. paragrafı, 7. maddesi ve 14. maddesine ve 1. Protokol’ün 1. maddesine dayanan başvurucular, temel olarak, malları üzerinde koruyucu önlemler alınması ve bunların otoriteler tarafından kaldırılmasının reddedilmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Ayrıca, söz konusu koruyucu önlemlerin yasadışılığından ve Sözleşme tarafından güvence altına alındığı şekliyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğinden şikayet etmektedirler. Aynı şekilde dava konusu önlemleri ayrımcı olduğu gerekçesiyle eleştirmektedirler.

Mahkeme, jura novit curia ilkesi kapsamında hatırlatır ki Sözleşme ve Protokolleri uyarınca başvurucular tarafından ileri sürülen hukuki araçlarla bağlı değildir, ve bir şikâyete dair olaylara verilecek hukuksal nitelemeye, başvurucuların dayandıklarından farklı olarak, Sözleşme’nin maddeleri ve düzenlemeleri zemininde karar verebilir (Radomilja et autres c. Croatie [GC], no. 37685/10 ve 22768/12, paragraf 126, 20 Mart 2018). Olayda Mahkeme şikâyetleri, yalnızca aşağıda belirtilen Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesi altında incelemenin uygun olduğu kanaatindedi:

“Her gerçek ya da tüzel kişi mallarının dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Herhangi bir kimse ancak kamu yararına ve kanunun öngördüğü koşullar ve devletler hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler devletlerin, malların toplum yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlenmesi, vergilerin ya da başkaca yükümlülüklerin ve para cezalarının alınması için gerekli gördükleri kanunları yürürlüğe koymak konusunda sahip bulundukları hakları zedelemez.”

Hükûmet başvurucuların tezine itiraz etmiştir.

Esasa İlişkin

Mahkeme’nin Değerlendirmesi

Bir malın varlığı ve müdahalenin şekline ilişkin

Öncelikle, bir malın varlığına ilişkin olarak Mahkeme, mülkiyet hakkını öz olarak güvence altına alan Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesinin farklı üç norm içerdiğini hatırlatır: Bunların ilk paragrafın ilk cümlesinde bulunan ve genel bir nitelik gösteren ilki, mülkiyete saygı ilkesini ifade eder; aynı paragrafın ikinci cümlesinde belirtilen ikincisi, mülkiyetten yoksun bırakmayla ilgilidir ve bunu bazı şartlara bağlar; ikinci paragrafta bulunan üçüncüye gelindiğinde bu, sözleşmeci devletlere, diğerleri arasında, kamu çıkarına uygun şekilde malvarlığının kullanımını, bu amaç için zorunlu kanunları yürürlüğe sokmak suretiyle düzenleme yetkisi verir. Bunlar, aralarında ilişki olmayan kurallar değildir. İkinci ve üçüncü mülkiyet hakkına müdahalenin özel örneklerine ilişkin özellikler taşır; bu nedenle ilki tarafından belirtilen ilke ışığında yorumlanmalıdırlar. (diğerleri arasında bknz James ve diğerleri Birleşik Krallık’a karşı, 21 Şubat 1986, 37. paragraf, seri A no. 98, ve Sargsyan Azerbaycan’a karşı [BD], no. 40167/06, 217. paragraf, CEDH 2015).

Mahkeme aynı şekilde hatırlatır ki, 1. Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mal” kavramı, maddî malların mülkiyetiyle sınırlı olmayan ve iç hukuktaki şeklî nitelemelerden bağımsız özerk bir anlama sahiptir: aktifleri oluşturan bazı diğer haklar ve çıkarlar da “mülkiyet hakları” ve dolayısıyla bu düzenlemelerin amacı olan “mallar” olarak kabul edilebilir. (Iatridis Yunanistan’a karşı [BD], no. 31107/96, 54. paragraf, CEDH 1999-II, ve Beyeler İtalya’ya karşı [BD], no. 33202/96, 100. paragraf, CEDH 2000-I, Parillo İtalya’ya karşı [BD], no. 46470/11, 211. paragraf, CEDH 2015).

Mahkeme ayrıca yeniden ifade eder ki, 1. Protokol’ün 1. maddesi her ne kadar yalnızca “mevcut mallarla” ilgili olsa ve bunların kazanılmasıyla ilgili hiçbir hak yaratmasa da (Stummer Avusturya’ya karşı [BD], no. 37452/02, 82. paragraf, CEDH 2011), başvurucunun en azından mülkiyet hakkının etkili kullanımını sağlayacağı bir “meşru beklentiye” sahip olmasının kabul edileceği, borçlar da dahil olmak üzere, mirasa ilişkin değerlerin bazı şartları altında, başvurucu bu düzenlemenin korumasından yararlanabilir (diğer birçoklarının arasından bknz Fabris Fransa’ya karşı [BD], no. 16574/08, 50. paragraf, CEDH 2013 (özetler), ve Radomilja ve diğerleri Hırvatistan’a karşı [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, 142-413. paragraflar, 20 Mart 2018).

Bu konuyla ilgili olarak Mahkeme yeniden ifade eder ki meşru bir beklenti basit bir umuttan daha somut olmak zorundadır ve hukukî bir düzenlemeye veya yargısal bir karar gibi hukukî bir eyleme dayanmalıdır. Uzun zamandan beri sönümlenmiş olan bir miras hakkının yeniden doğduğunu görme umudu, bir şartın yerine getirilmemesi nedeniyle kadük hale gelmiş şartlı bir alacaktan farksız şekilde bir “mal” olarak kabul edilemez (Gratzinger ve Gratzingerova Çek Cumhuriyeti’ne karşı (karar) [BD], no. 39794/98, 69 ve 73. paragraflar, CEDH 2002-VII). Ayrıca, iç hukukun yorumlanması ve uygulanması gereken yöntem üzerinde tartışmaların olması ve bu konuda başvurucunun ileri sürdüğü gerekçelerin ulusal yargı makamları tarafından keisn olarak reddedilmesi halinde “meşru bir beklentinin” varlığına karar verilemez (Kopecky Slovakya’ya karşı [BD], no. 44912/98, 50. paragraf, CEDH 1004-IX). Diğer taraftan, – bazı hallerde reddedilebilir olsa bile – ulusal hukuk tarafından tanınan mirasa dair bir çıkar 1. Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mal” olarak kabul edilebilir (Beyeler, yukarıda, 105. paragraf).

Olayda, başvurucular Ayla Uzan-Ashaboğlu, Nimet Hülya Talu ve Bilge Doğru ile ilgili olarak, yukarıda ortaya konulan olay ve mahkeme kararları göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, bu noktada ayrıntılara girmeden genel şekilde kendini ifade eden Hükûmet’ten farklı olarak, ulusal mahkemelerin üzerinde koruyucu önlem emri verdiği maaşlar, varlıklar ve menkul ve gayrımenkul mallar, Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesi anlamında “mal” teşkil etmektedir.

Jasmin Paris uzan ve Renç Emre Uzan ile ilgili olarak, ulusal mahkemeler ve Hükûmet’le aynı yönde olacak şekilde Mahkeme, bir açıdan, olayların yaşandığı zamanda çocuk olan bu iki başvurucunun Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesi anlamında mevcut malları olmadığını ve, diğer açıdan, hayatlarının geri kalanı için bunlara sahip olma konusunda meşru bir beklentilerinin olduğunu gözlemler. Haklara ve yükümlülüklere sahip olmaya uygun olduklarına ve miras ve bağış yoluyla bazı hakları edinebileceklerine dair ulusal mahkemelerin bulguları dikkate alındığında ve koruyucu önlemlerin otomatik, genelleştirilmiş ve esnek olmayan nitelikleri ve bunların belirsiz süreleri dikkate alındığında Mahkeme, çocuk olmalarına rağmen söz konusu başvurucuların 1. Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mal” kavramından kaynaklanan bir “meşru beklentiye” sahip olabilecekleri sonucuna varır.

İkinci olarak, müdahalenin şekliyle ilgili olarak, cezaî bir süreç çerçevesinde yargı makamları tarafından mallara el konulması, 1. Protokol’ün 1. maddesinin ikinci paragrafı anlamında Devlet’in, malların kamu çıkarına uygun şekilde kullanılmasını düzenleme hakkı açısından incelenmelidir (Smirnov Rusya’ya karşı, no. 71362/01, 54. paragraf, CEDH 2007-VII, Borjonov Rusya’ya karşı, no. 18274/04, 57. paragraf, 22 Ocak 2009, ve Adamczyk Polonya’ya karşı (karar), no. 28551/04, 7 Kasım 2006). Mahkeme olayda, başvuruculara karşı alınmış koruyucu önlemlerin, ilke olarak, onları mallarından mahrum bırakma amacıyla değil, cezaî sürecin sonucunun ve TMSF tarafından iddia edilen paranın elde edilmesinin beklenmesi sırasında yalnızca onları kullanmalarını geçici olarak engelleme amacıyla alındığı sonucuna ulaşmaktadır.

Aynı şekilde Mahkeme, Sn. Ayla Uzan’a göre yetkili makamların mallarını açık artırmaya çıkardığını not eder,  ancak bu bağlamda muhtemel olarak mülkiyet hakkından mahrum bırakılmasının, 1. Protokol’ün 1. maddesinin ikinci paragrafı anlamında, her zaman Devlet’in malvarlığının kamu çıkarına uygun şekilde kullanımını düzenleme hakkı açısından incelenmesi gereken müdahalenin şekline ilişkin bir değişiklik yaratmadığını değerlendirir (Frizen Rusya’ya karşı, no. 58254/00, 31. paragraf, 24 Mart 2005, Sud Fondi S.r.l ve diğerleri İtalya’ya karşı, no. 75909/01, 129. paragraf, 20 Ocak 2009, ve G.I.E.M. S.R.L ve diğerleri İtalya’ya karşı (esas) [BD], no. 1828/06 ve diğer 2, 290. paragraf, 28 Haziran 2018).

Mahkeme şimdi müdahalenin Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesi açısından doğrulanabilir olup olmadığını araştırmalıdır. Bu açıdan, tekrar etmek gerekir ki bu düzenlemeyle uyumlu olabilmek için bir müdahalenin üç şartı yerine getirmesi gerekir: müdahale “malların kullanımının düzenlenmesi için zorunlu gördüğü kanunları yürürlüğe koymalıdır”, “kamu yararına” uygun olmalıdır ve mal sahibinin haklarıyla toplumun çıkarları arasında adil bir dengeye saygı göstermelidir.

Yasallık ilkesine saygıya ilişkin

Mahkeme hatırlatır ki Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesi, her şeyden önce ve özellikle, malvarlığına saygı hakkının kullanılmasına kamu otoritesi tarafından yasal şekilde müdahale edilmesini gerektirir. Demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü Sözleşme’nin tüm maddelerine içkin bir kavramdır (Vistins ve Perepjolkins Letonya’ya karşı [BD], no. 71243/01, 94 ve 95. paragraflar, 25 Ekim 2012). Buradan çıkan sonuç, adil denge sorununu inceleme zorunluluğunun “ancak dava konusu müdahalenin yasallık ilkesine uyması ve keyfî olmadığının ispatlandığı zaman hissedilebilmesidir” (Guiso-Gallisay İtalya’ya karşı, no. 58858/00, 80. paragraf, 8 Aralık 2005, orada belirtilen referanslarla birlikte).

Mahkeme şunu da hatırlatır ki yasallık ilkesi, aynı şekilde, uygulanmaları halinde yeterli şekilde ulaşılabilir, kesin ve öngörülebilir ulusal hukuk normlarının varlığını da gerektirir (Ex-Roi de Grece ve diğerleri [BD], no. 25701/94, 79. paragraf, CEDH CEDH 2000-XII, Beyeler, yukarıda, 109 ve 110. paragraflar, ve Fener Rum Patrikliği Türkiye’ye karşı, no. 14340/05, 70. paragraf, 8 Temmuz 2008). “Öngörülebilirlik” kavramının kapsamına gelince, bu büyük ölçüde kullanıldığı metnin içeriğine, metnin kapsadığı alana ve hedeflediklerinin sayı ve niteliğine bağlıdır (bknz mutatis mutandis, Sud Fondi srl ve diğerleri İtalya’ya karşı, no. 75909/01, 109. paragraf, 20 Ocak 2009, ve Yaşar Holding A.Ş., yukarıda, 92. paragraf, 4 Nisan 2017).

Olayda Mahkeme altını çizer ki koruyucu önlemler 31 Temmuz 2003 tarihli ve 4969 sayılı Kanun’un 2. maddesi, 26 Aralık 2003 tarihli ve 5020 sayılı Kanun’la değişik 4389 sayılı eski Kanun’un ek 1. maddesi ve 19 Ekim 2005 tarihli ve 5411 sayılı Kanun’un 135. maddesi temelinde emredilmiş ve yerine getirilmiştir. Mahkeme hatırlatır ki söz konusu hükümlerin Sözleşme’yle uyumlu olup olmadığı konusunda in abstracto görüş bildirmek kendisine düşmez ancak in concreto bu kanunların başvurucuların 1. Protokol’ün 1. maddesi anlamında malvarlıklarına saygı haklarına uygulanmasıyla ilgili görüşünü bildirebilir. Mahkeme, ulusal hukuka saygıyı denetleme yetkisinin sınırlı olduğunu hatırlatır. Ulusal hukuku yorumlamak ve uygulamak öncelikle ulusal otoritelere ve özellikle de mahkemelere düşer. Bu, Sözleşme’nin normları “benimsemiş olduğu” alanlarda da geçerlidir: şartlar nedeniyle söz konusu otoriteler buradan ortaya çıkan sorunları çözmekte özellikle daha iyi bir konumdadır (Zagrebacka banka d.d. Hırvatistan’a karşı, no. 39544/05, 263. paragraf, 12 Aralık 2013). Bu durum, olayda olduğu gibi, ulusal hukukun yorumlanmasına dair zorlayıcı sorunların bulunması halinde daha da geçerlidir (Anheuser-Busch Inc. Portekiz’e karşı [BD], no. 73049/01, 83. paragraf, CEDH 2007 I). Yalnızca kabul edilen yorum keyfî veya açıkça gerekçesizse Mahkeme’nin görevi söz konusu yorumun etkilerinin Sözleşme’yle uyumlu olup olmadığını belirlemektir (ibidem, 83 ve 86. paragraflar). Bu nedenle Mahkeme, ilke olarak, bir başvurucunun, ulusal hukukun yorumlanma ve uygulanma şekli üzerinde tartışma olduğunda ve yasal emirlere saygı sorunu bir yargı kararını gerektirdiğinde 1. Protokol’ün 1. maddesinin amaçları kapsamında “mirasa ilişkin bir değer” kabul edilen yeterli kesinlikte bir alacaktan yararlanamayacağına karar vermiştir (örneğin bknz Kopecky, yukarıda, 50 ve 58. paragraflar, ve Milasinovic Hırvatistan’a karşı (karar), no. 26659/08, 1 Temmuz2010, Radomilja ve diğerleri Hırvatistan’a karşı [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, 149. paragraf, 20 Mart 2018, S., V. ve A. Danimarka’ya karşı [BD], no. 35553/12 ve diğer 2, 148. paragraf, 22 Ekim 2018, ve Molla Sali Yunanistan’a karşı [BD], no. 20452/14, 149. paragraf, 19 Aralık 2018).

Bu olayda Mahkeme, geçici 2. maddesiyle koruyucu önlemlerin temelini oluşturan 31 Temmuz 2003 tarihli ve 4969 sayılı Kanun’un ve bu önlemlerin yürütülmesini sağlayan olayda uygulanan diğer kanunların İmarbank’ın yönetim ve kontrolünün devredildiği tarihten sonra yürürlüğe girdiğini not etmektedir. Bu nedenle, 26 Aralık2003 tarihli ve 5020 sayılı Kanun’la değişik 4389 sayılı Kanun’un ek 1. maddesinin ve 19 Ekim 2005 tarihli ve 5411 sayılı Kanun’un 135. maddesinin başvurucuların vakasına olası uygulaması per se 1. Protokol’ün 1. maddesinin ihlalini teşkil etmeyecektir, çünkü bu son düzenleme, bu haliyle, özel hukuka ilişkin bir konudaki bir kanunun geriye dönük uygulamasını yasaklamamaktadır (bknz, mutatis mutandis, M.A. ve diğerleri Finlandiya’ya karşı (karar), no. 27793/95, 10 Haziran 2003, ve Di Belmonte İtalya’ya karşı (no. 2) (karar), no. 72665/01, 3 Haziran 2004).

Bu durumda, Mahkeme’ye göre, koruyucu önlemlerin temelini teşkil eden kanunlar yeterince ulaşılabilir, kesin ve öngörülebilir miydi ve -olayın başlamasından birkaç ay sonra – 21 Ocak 2004 tarihli takipsizlik kararından yararlanan ve bu olay kapsamında ulusal mahkemeler tarafından hiç mahkûm edilmeyen başvurucuların süreç boyunca bu önlemlerin kendiliğinden uygulanmasını bekleyebilir miydi veya beklemeliler miydi soruları ortaya çıkmaktadır. Bunun ardından belirlenmesi gereken, – ulusal mahkemeler tarafından, tasarruf mevduatı garantisi çerçevesinde TMSF’nin banka müşterilerine ödemesi  gereken miktarı bu kuruma vermek zorunda kalacak finansal kaybın sorumlularının belirlenmesini sağlayacak – 5411 sayılı Kanun’un 135. maddesi ışığında, (tüm başvurucular için) takipsizlik kararının ve başvurucular Nimet Talu ve Bilge Doğru için) beraat kararlarının kabul edilmesinin ardından, hangi şartlar altında başvurucuların TMSF’nin uğradığı maddî zarardan sorumlu tutulup tutulmayacağıdır. Mahkeme, olumlu bir cevabın bariz olmadığı görüşündedir.

Her halükarda Mahkeme, söz konusu kanunlarla ilgili olarak,mahkemelerin TMSF tarafından talep edilen tüm miktarın verilmemiş olması nedeniyle koruyucu önlemlerin devamına, finansal kayıptan sorumlu olduğu düşünülen kişilerin yokluğu nedeniyle bunları ilgilendiren cezaî süreçle ilgili belirsizliğin damga vurduğu bir bağlamda karar verebileceğini not etmektedir. Aşağıda belirtilecek nedenlerle Mahkeme, bu şekilde geniş bir keytfî yetkinin yasallık kriterini karşılayıp karşılamadığının belirlenmesinden önce daha fazla inceleme yapmanın zorunlu olmadığına karar vermiştir.

Müdahalenin meşru amacına ilişkin

Mahkeme, suç oluşturan eylemlerden kaynaklanan fonlar aracılığıyla elde edilmiş olabilecek malların kullanılmasının engellenmesinden oluşan dava konusu önlemlerin, kamu yararına hizmet ettiği konusunda taraflar arasında çatışma olmadığını not eder. Sorulması gereken soru, olayın somut şartlarında, söz konusu kanunların uygulanmasının ve koruyucu önlemlerin aşırı uzun ve belirsiz süresinin başvuruculara aşırı bir yük yükleyip yüklemediğidir.

Müdahalenin orantılılığına ilişkin

Söz konusu önlemlerin oranlılığına gelince, Mahkeme, 1. Protokol’ün 1. maddesinin tüm müdahaleler için kullanılan araçlarla hedeflenen amaç arasında bir mantıklı bir oranlılık ilişkini gerektirdiğini hatırlatır (Jahn ve diğerleri Almanya’ya karşı [BD], no. 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, 83-95. paragraflar, CEDH 2005-VI). Bu adil denge, eğer ilgili kişi aşırı ve fahiş bir yük taşımak zorunda olduğunda bozulur (Sporrong ve Lönnroth İsveç’e karşı, 23 Eylül 1982, 69-74. paragraflar, A serisi no. 52, Maggio ve diğerleri İtalya’ya karşı, no. 46286/09, 52851/08, 54486/08 ve 56001/08, 57. paragraf, 31 Mayıs 2011, ve G.I.E.M. S.R.L. ve diğerleri İtalya’ya karşı (esas) [BD], no. 1828/06 ve diğer 2, 300. paragraf, 28 Haziran 2018).

Olayda Mahkeme, öncelikle, İmarbank vakasının türk finansal, idarî ve yargı otoriteleri için önemini ve karmaşıklığını ve ayrıca, olaydan etkilenen çok sayıda bireyin haklarının korunması, olası kayıpların azaltılması ve tüm hileli hareketlerin önlenmesi, kamu fonlarının yerine konulması ve finansal kayıplardan sorumlu kaçakların bulunması için önlemler alınması gerekliliğini kabul eder. Kamu fonlarının hileli şekilde transferini engellemeye yönelik koruyucu önlemler finansal alanda hileli işlemlerle savaşta etkin ve gerekli bir yol teşkil edebilir (bknz mutatis mutandis, Raimondo İtalya’ya karşı, 22 Şubat 1994, 30. paragraf, A serisi no. 281-A, ve Arcuri İtalya’ya karşı (karar), no. 52024/99, CEDH 2001-VII). Bu bağlamda Mahkeme, 14 Ağustos 2003 tarihinde Şişli Sulh Mahkemesi’nin 2. Dairesi tarafından koruyucu önlemlere başvurulması, tek başına oranlılık ilkesini ihlal etmez. Aynı zamanda Mahkeme, koruyucu önlemlerin ve süreçlere dahil olsunlar veya olmasınlar başvuruculara ait mallara el konulmasının, doğaları gereği, sert ve sınırlayıcı olduğunu gözlemler. Böyle önlemler ve el koymalar bir mal sahibinin hayatının temel eylemlerini ve hatta şartlarını etkileyecek seviyede haklarını etkileyebilir (bknz mutatis mutandis, JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas Litvanya’ya karşı, no. 3330/12, 129. paragraf, 5 Kasım 2013, Markass Car Hire LTD Kıbrıs’a karşı, no 51591/99, 39. paragraf, 2 Temmuz 2002, ve Venditelli İtalya’ya karşı, 18 Temmuz 1994, 35. paragraf, A serisi no. 293-A).

Mahkeme, koruyucu önlemlere dair emrin, alacaklının tazmin edilmesini güvence altına almak amacıyla hileli işlemlerin önlenmesini amaçlaması halinde “kamu yararıyla” gerekçelendirilebileceğini kabul eder. Ancak, önleyici tedbirlerin sınırlayıcı niteliği göz önüne alındığında, bunlara, artık zorunlu olmadıkları andan itibaren son verilmelidir (bknz mutatis mutandis, Raimondo, yukarıda, 36. paragraf, ve Vendittelli, yukarıda, 40. paragraf): aslında, koruyucu önlemler ne kadar yürürlükteyse, mal sahibinin malından huzurlu şekilde yararlanması üzerindeki etki o kadar önemlidir (JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas, yukarıda, 130. paragraf).

Mevcut durumda Mahkeme, koruyucu önlemlerin oranlılığı sorununun daha çok, başvurucuların 21 Ocak 2004 tarihli takipsizlik kararını edindikleri tarihten itibaren ortaya çıktığını gözlemlemektedir.

Mahkeme olayda, başvurucuların mülkiyet hakkına yönelik ihlal iddiasının, diğerleri yanında, sürecin uzunluğuyla doğrudan bağlantılı olduğunu ve bundan doğan dolaylı bir sonuç olduğunu düşünmektedir (bknz mutatis mutandis, Kunic Hırvatistan’a karşı, no. 22344/ 02, 67. paragraf, 11 Ocak 2007, ve JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas, yukarıda, 131. paragraf). Altının çizilmesi gerekir ki dava konusu koruyucu önlemler, her bir başvurucunun vakasında en azından yaklaşık on yıl yürürlükte kalmıştır.

Başvurucuların katlanmak zorunda kaldığı yükün ağırlığını göz önünde bulunduran Mahkeme, aşağıdaki unsurları uygun bulmuştur.

  • Başvurucular Jasmin Paris Uzan ve Renç Emre Uzan on iki yıldan uzun, başvurucu Nimet Hülya Talu için neredeyse on yıldan uzun ve başvucular Bilge Doğru ve Ayla Uzan-Ashaboğlu için on beş yıldan uzun süren sınırlamaların geçerlilik süresi (bknz, örneğin, malvarlığı hakkından tam olarak yararlanmanın sırasıyla on iki yıl ve on yıl sınırlandığı  Sporrong ve Lönnroth başvurusu, yukarıda, 72. paragraf, ve JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas, yukarıda, 143. paragraf; ayrıca bknz Zelenchuk ve Tsytsyura Ukrayna’ya karşı, no. 846/16 ve 1075/16, 144. paragraf, 22 Mayıs 2018).
  •  Söz konusu sınırlamalar kapsamında başvurucular Jasmin Paris Uzan ve Renç Emre Uzan her türlü malı edinme imkânından mahrum kalmış, başvurucu Nimet Hülya Talu üniversitedeki profesör maaşını ve arabasını, başvurucu Bilge Doğru birikimlerini ve aracını ve başvurucu Ayla Uzan-Ashaboğlu evini ve aracını kullanamamıştır.
  • Düzenli bir bireysel denetim konusu teşkil etmeyen olaydaki sınırlamaların kendiliğinden, genel ve esnek olmayan niteliği (mutatis mutandis, Mahkeme’nin, belli bir mal sahibi olayında tahliye emrinin yerine getirilmesinde gecikmeden kaynaklanabilecek sonuçlarıyla ilgili hiçbir mahkemenin yetkili olmaması nedeniyle 1. Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiği Immobiliare Saffi İtalya’ya karşı [BD], no. 22774/93, 54. paragraf, CEDH 1999-V, ulusal yargı organları tarafından başvurucuya yüklenen yükün ağırlının bireyselleştirilmiş değerlendirmesinin dışlanmadığı Spadea ve Scalabrino İtalya’ya karşı, no. 12868/87, 37-40. paragraflar, 28 Eylül 1995 ve P. Plaisier BV ve diğerleri Hollanda’ya karşı (karar), no. 46184/16, 47789/16 ve 19958/17, 91. paragraf, 14 Kasım 2017 ile karşılaştırınız). Bu açıdan, mevcut olayda başvurucuların cezaî süreç dahilinde ulusal mahkemeler tarafından hiçbir zaman mahkûm edilmediklerinin ve haklarında verilmiş olan ödeme emirlerinin yetkili mahkemeler tarafından iptal edildiğinin not edilmesi gerekir. Bu nedenle söz konusu mahkemeler ilgililerin TMSF’nin maruz kaldığı maddî hasardan sorumlu tutulamayacaklarına kanaat getirmiştir.
  • Dosyada başvurucuların herhangi bir usulsüzlüğe karışmış olabileceklerini düşündüren unsurların yokluğu. Bu açıdan, tüm ilgililerin 10 Mayıs 2004 tarihli Beyoğlu Asliye Mahkemesi tarafından onaylanan 21 Ocak 2004 tarihli takipsizlik kararından faydalandıklarının ve temel ceza davasında yargılanmadıklarının altı çizilmelidir. Bilindiği kadarıyla, ulusal otoriteler alternatif önlemleri çok geç düşünmüş ve hatta hiç düşünmemiştir. Başvurucular Nimet Hülya Talu ve Bilge Doğru’nun vakalarında bunların sırasıyla 13 Mart 2008 ve 8 Temmuz 2008 tarihlerinde beraat kararlarından yararlandıkları ve fakat malları üzerine konan önlemlerin önemli bir bölümünün yürürlükte kalmaya devam ettiği – ve üstelik ilgililerle ilgili başka herhangi derdest bir cezaî süreci bulunmazken – ve bu başvuruculardan ilkinin on yıldır maaş birikiminin kendisine ancak 2013’te verildiği not edilmelidir. Aynı şekilde, başvurucu Ayla Uzan-Ashaboğlu’yla ilgili olarak dosyadan, lehine çıkan yargı kararlarından faydalansa da, kendisine alternatif herhangi bir önlemin uygulandığı anlaşılamamaktadır.

Dosyanın hiçbir unsuru, miktarı 4 milyar Avro’dan fazla olan kamu alacaklarının tahsilinin başvurucuların mallarından daha iyi bir koruma hak ettiğine işaret etmemektedir (bknz mutatis mutandis, JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas, yukarıda, 120. paragraf, ve Lachikhina Rusya’ya karşı, no. 38783/07, 63. paragraf, 10 Ekim 2017).

Bunun yanında Mahkeme’ye göre, İstanbul asliye mahkemesinin bazı başvuruculara “dava sürecinin tarafından başka bir nitelik” atfetmesi, ilgililerin haklarının akıbetinin bağlı olduğu temel dava sürecine katılmasını engellemiştir ve halen de engellemektedir. Fakat ne ulusal mahkemeler, kararlarında, ne de Hükûmet, gözlemlerinde, belirtilen başvuruculara bu niteliğin verilmesinin temelinin ne olduğunu açıklamıştır.

Ayrıca Mahkeme, 1. Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki usulî zorunlulukların öneminin görmezden gelinmemesi gerektiği düşüncesindedir. Bu nedenle, 1. Protokol’ün 1. maddesinin usulî gerekliliklerle ilgili sessiz kalmasına rağmen Mahkeme, mal varlığına saygı hakkına ilişkin yargısal sürecin ilgili kişilere, bu hüküm tarafından güvence altına alınan hakları ihlal eden önlemlere etkin şekilde itiraz etmesi amacıyla yetkili otoritelere iddiasını sunabilmesi için uygun bir imkânı da vermesi gerektiğini defalarca ifade etmiştir (Sovtransavto Holding Ukrayna’ya karşı, no. 48553/99, 96. paragraf, CEDH 2002-VII, Capital Bank AD Bulgaristan’a karşı, no. 49429/99, 134. paragraf, CEDH 2005-XII (ekler), Anheuser-Busch Inc., yukarıda, 83. paragraf, J.A. Pye (Oxford) Ltd ve J.A. Pye (Oxford) Land Ltd Birleşik Krallık’a karşı [BD], no. 44302/02, 57. paragraf, CEDH 2007-III, Zafranas Yunanistan’a karşı, no. 4056/08, 36. paragraf, 4 Ekim 2011, ve  Giavi Yunanistan’a karşı, no. 25816/09, 44. paragraf, 3 Ekim 2013; ayrıca bknz, mutatis mutandis, Al-Nashif Bulgaristan’a karşı, no. 50963/99, 123. paragraf, 20 Haziran 2002, ve Grande Stevens ve diğerleri İtalya’ya karşı, no. 18640/10 ve diğer 4, 188. paragraf, 4 Mart 2014). 1. Protokol’ün 1. maddesi tarafından düzenlenen haklara yapılan bir müdahalenin, iddianın ortaya konabilmesi için önemli yönlerin tartışılmasını sağlayan, karşılıklı ve silahların eşitliği ilkesine saygılı bir tartışmanın yokluğunda meşruiyete sahip olması mümkün değildir. Bu şarta saygının sağlanabilmesi için uygulanan prosedürün genel bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerekir (bknz, diğerleri arasında, AGOSI Birleşik Krallık’a karşı, no. 9118/80, 55. paragraf, 24 Ekim 1986, Hentrich Fransa’ya karşı, 49. paragraf, 22 Eylül 1994, A serisi no. 296-A,  Jokela Finlandiya’ya karşı, no. 28856/95, 45. paragraf, CEDH 2002-IV,  Gall Macaristan’a karşı, no. 49570/11, 63. paragraf, 25 Haziran 2013, Sociedad Anonima del Ucieza İspanya’ya karşı, no. 38963/08, 74. paragraf, 4 Kasım 2014, ve G.I.E.M. S.R.L. ve diğerleri, yukarıda, 302. paragraf).

Mevcut olayda Mahkeme, bahsi geçen kanunların uygulanması suretiyle başvurucuların malları üzerinde kendiliğinden uygulanan ve sürdürülen, bazı vakalarda yalnızca bankanın yöneticileriyle olan akrabalık bağının varlığıyla, diğer vakalardaysa belli bir zamanda – takipsizlik ve yapılan tüm suçlamalardan beraat kararlarına rağmen – bankada bazı sorumluluklara sahip olmakla gerekçelendirilen koruyucu önlemlerin bu ilkelerle uyumlu olmadığını, çünkü yargıca ne olayın özel şartlarına uygun araçların ne olduğunu değerlendirme ne de, daha genel olarak, zımnî meşru amaçla söz konusu yaptırımdan etkilenen ilgililerin hakları arasında bir denge oluşturma imkânı vermediklerini düşünmektedir. Ayrıca, ana ceza davasına katılamayan başvurucular, bir önceki paragrafta belirtilen usulî güvencelerin hiçbirinden yararlanamamıştır (bknz mutatis mutandis, G.I.E.M. S.R.L. ve diğerleri, yukarıda, 303. paragraf).

Yukarıdaki bilgiler ışığında Mahkeme, Türk otoritelerinin kamu yararının gerekleriyle mallarına saygı çerçevesinde başvurucuların haklarının korunması gereklilikleri arasında “adil bir denge” kuramamıştır. Bu nedenle, Sözleşme’nin 1. Protokolü’nün 1. maddesi ihlal edilmiştir.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: