İçeriğe geç

İHAM’ın Lingurar v. Romanya kararının özet çevirisi: “Silahsız Roman vatandaşların evlerinin sabah saatlerinde ağır silahlı jandarma ve polisler tarafından basılması, kötü muamele ve ayrımcılık yasağı ihlalidir.”

by 02/05/2019

İHAM, 16 Nisan 2019 tarihinde verdiği Lingurar v. Romanya kararında, 2011 yılında Roman vatandaşlarının evlerinin 85 jandarma ve polis tarafından basılmasıyla ilgili başvuruda, başvurucuların evlerinin basılması sırasında hastahanede tedavi olmalarını gerektirecek kadar güç kullanılmasının hiçbir orantılı gerekçesi olamayacağına karar verdi. Mahkeme’ye göre, silahsız olan ve herhangi bir şiddet eylemine karıştıklarına dair hiçbir delil/suçlama bulunmayan başvurucuların evlerinin sabahın erken saatlerinde özel olarak eğitilmiş dört jandarma tarafından basılmasının ardında yatan neden, Romanya’da Roman vatandaşların ‘suçlu’ olarak görülmesidir. Mahkeme, ırkçı saikle hareket ederek başvurucuların ev baskını sırasında yaralanmasını ve buna karşı etkili soruşturma yürütülmemesini kötü muamele yasağına ve ayrımcılık yasağına aykırı bulmuştur. 

Kararı stajyer avukat Gözde Gurbet Engin özetleyerek çevirdi. İngilizce yazılan kararı buradan okuyabilirsiniz. 

Lingurar v. Romanya Başvurusu, Başvuru no. 48474/14, Karar tarihi: 16.04.2019

Olayların Özeti

Başvurucular, 1949 doğumlu Aron Lingurar, 1994 doğumlu Ana Maria Lingurar, 1985 doğumlu Aron Lingurar ve 1957 doğumlu Elena Lingurar Romanya vatandaşlarıdır ve Vâlcele’de yaşamaktadırlar.

15 Aralık 2011’deki Polis Baskını

Başvurucuların iddiaları

15 Aralık 2011 günü sabah 05:00 sıralarında, özel müdahale kıyafetli polis ve jandarmalar ile yerel orman korucuları tarafından komşuları olduğu söylenerek başvurucuların kapısı çalınmıştır. Başvurucuların tereddüt etmeleri üzerine, baskın için gelen kolluk kuvvetleri dış kapıyı kırmış ve güç kullanarak içeri girmişlerdir. Başvurucuların evine girildiği esnada yerel korucular ve polisler kar maskesi giymektedirler. Polisler girdikleri ilk odada dördüncü başvurucuyu (Elena Lingurar), ikinci başvurucu olan kızını (Ana Maria Lingurar) ve kucağında yedi aylık bebeği olan gelinini bulmuştur. Polis başvurucuların ikisini yataklarından çıkarıp onlara vurmaya başlamış, dördüncü başvurucunun köprücük kemiğine copla vurmuş ve ikinci başvurucunun polislere annesini neden dövdüklerini sorması üzerine polisler ikinci başvurucuyu darp ederek ağzının kanamasına sebep olmuştur.

Bir sonraki odada üçüncü başvurucu (Aron Lingurar) ve eşi bulunmaktadır ve polisler odaya girdiklerinde üçüncü başvurucuyu yerde sürüklemiş, tekmelemiş ve üçüncü başvurucuya bağırarak hakaret etmişlerdir. Sonrasında ilk başvurucu (Aron Lingurar) da bu odaya alınarak polisler tarafından dövülmüştür.

Polisler tarafından kıyafetlerini almalarına dahi izin verilmeyen birinci ve üçüncü başvurucular avluya götürülmüş ve yere yatırılarak dövülmüşlerdir. Bu şiddet polis aracında da devam etmiştir. Birinci ve üçüncü başvurucular ifadeleri alınmak üzere karakola götürülmüş, kendilerine para cezası verilerek evlerine gönderilmişlerdir.

Hükümetin iddiaları

12 Aralık 2011’de bir orman korucusu, ilk başvurucunun 7 Aralık 2011’de yasadışı yollarla ormandan kesilmiş keresteleri evine aldığını bildirmiştir. İlk başvurucu orman korucuları ile karşı karşıya geldiğinde saldırganlaşmaya başlamıştır. Orman korucusu, ilk başvurucunun 2011 sonbaharında oğlunun (üçüncü başvurucu) polis tarafından para cezasına çarptırıldığından beri orman korucularına karşı düşmanca bir tavır sergilediğini ve topluluğa kötü örnek olduğunu belirtmiştir.

“ Kendisini Vâlcele’deki Roman lideri olarak gören Bay Lingurar Aron, Vâlcele’deki Roman toplumuyla – esasen Araci’deki topluluktan daha barışçıl ve çalışkandırlar –  ilgili sorunları çözmemize yardım etmek yerine, diğerleri açısından ortaya koyduğu örneklerle daha çok problem yaratmaktadır.”

Bu minvalde, suç faaliyetlerini azaltmak ve önlemek, vatandaşların güvenliğini artırmak, kimlik belgesi olmayanları tespit etmek, suç işlediğinden şüphelenilen kişileri toplamak ve çalınan malları geri almak için 14 Aralık 2011’de Covasna Polis Müfettişliği (IPJ) tarafından Vâlcele’deki köylere dair bir müdahale planı hazırlanmış ve 15 Aralık 2011 tarihinde polis tarafından baskın düzenlenmiştir. Başvurucuların yaşadığı köyün nüfusu 4,311 kişidir; bunlardan 826 kişi koşullu salıverme ile serbest bırakılmış, 600 kişi şiddet içeren suçlardan suçlu bulunmuştur ve 432 kişinin sabıka kaydı bulunmaktadır. Genel içerik şu şekilde tanımlanmıştır:

“ Vâlcele belediyesi Vâlcele, Araci, Hetea ve Ariuşd köylerinden oluşmaktadır. Bölgede yaşayan toplam 4.300 sakinden 2.902’si Roman etnik kökene sahiptir. Bu etnik kökene sahip kişilerin birçoğunun sabit bir geliri bulunmamakta ve bu kişiler geçimlerini sosyal yardımlardan, ormandan çalınan kerestelerin satışından, mevsimsel ve bölgesel işlerden ve suç işleyerek –çoğu zaman hırsızlık- sağlamaktadırlar.

2011 yılında suç işleyen bireylerin %80’inin Roman etnik kökene sahip olduğu görülmektedir (…)”

Yapılacak olan baskının amaçları göz önüne alınarak, elli üç polis memuru ve otuz jandarma tarafından on üç araba ile müdahale gerçekleştirilmiştir. Polis memurları başvurucuların evine saat 06:00’dan sonra gelmiş ve kapıyı çalmışlardır. İki kadın (ikinci ve dördüncü başvurucular) evden çıktıklarında polis birkaç suç eylemi ile ilgili sorgulamak için üçüncü başvurucuyu çağırmalarını istemiştir. Üçüncü başvurucu evden çıkmış, polis memurlarına bağırarak hakaret etmiş ve fiziksel şiddet uygulamıştır. Bunun üzerine polis kişiyi etkisiz hale getirmiş ve kelepçeleyerek polis aracına bindirmiştir. Ardından birinci başvurucu polis memurlarına yüksek sesle hakaret ederek evden çıkmıştır. Güvenlik gerekçesiyle, ilk başvurucu da kelepçelenmiş ve diğer başvurucunun içerisinde beklediği araca bindirilmiştir. İkinci ve dördüncü başvurucular muhtemelen polise karşı çıkmaya çalıştıkları sırada yaralanmışlardır. Polis memurlarını korkutmak amacıyla kendi saçlarını çekmiş, yüzlerini tokatlamış, bağırmış ve kapıyı yumruklamışlardır.

Sağlık Raporu

İlk başvurucu için hazırlanan adli tıp raporunda göğsünde iki morluk olduğu ve travmanın sert bir cisimle vurulma sonucu oluştuğu, ikinci başvurucu için hazırlanan raporda herhangi bir travmatik lezyon olmamakla birlikte bir saldırı eyleminden kaynaklı travmanın göz ardı edilemeyeceği, üçüncü başvurucu için hazırlanan adli tıp raporunda sağ göz, göğüs ve sağ kolda morluklar gözlendiği ve bu morlukların bir beysbol sopasıyla yapılan darbe sonucu oluşmuş olabileceği, dördüncü başvurucu için hazırlanan adli tıp raporunda ise göğsün alt kısmında çürükler meydana geldiği ve bu yaralanmanın sert bir cisimle vurulma sonrası oluşmuş olabileceği değerlendirilmiştir.

Cezai Takibat

11 Mart 2013’teki Savcılık Kararı

Başvurucular 20 Şubat 2012 tarihinde, olay günü görevli olan polis memurları ve orman korucuları hakkında, kendilerini dövmeleri ve diğer şiddet eylemleri nedeniyle suç duyurusunda bulunmuşlardır.

Soruşturma Braşov Temyiz Mahkemesi’ne bağlı savcılık tarafından yürütülmüş, on üç polis memuru ve üç jandarma hakkında soruşturma başlatılmış, olayla ilgili başvurucular, başvurucuların komşusu olan üç tanık ve kolluk kuvvetleri ile görüşülmüştür. Savcılık orman korucuları ve polislerin vermiş oldukları ifadelere dayanarak korucuların operasyonlarda yer almadığını ve operasyonların başvurucu ve komşularının belirttiği gibi 05:00’te değil saat 07:00’ de başladığını belirtmiştir.

Jandarmalar, şiddet eylemlerinde bulunduklarını ve başvurucuların yara izlerini gördüklerini reddetmişlerdir. Polis memuru P.A. başvurucunun davranışlarının şiddet içermesi yüzünden güç kullanımının ve kelepçelemenin gerekli olduğunu açıklamıştır. Somut biçimde belirtmek gerekirse ilk başvurucu, Roman meseleleri açısından bölgede söz sahibi olduğunu iddia ederek polis müdahalesine karşı çıkmış, polislere bağırarak hakaret ve tehditte bulunmuştur.

6 Temmuz 2012’de başvurucuların ön kapısı araştırmacılar tarafından incelenmiş, bazı pencere ve panellerin kırıldığı, ahşabın parçalandığı ve kapının dibindeki boyanın eksik olduğu gözlemlenmiştir.

11 Mart 2013 tarihinde savcı polis memurlarına karşı kovuşturma yapılmasına yetecek kadar delil bulunmadığı sonucuna varmıştır.

17 Nisan 2013’teki Savcılık Kararı

Başvurucular, savcının herhangi bir gerekçe göstermeden sadece polis tarafından verilen ifadeleri dikkate aldığını ve yapılan soruşturmanın kendilerine uygulanan şiddetle ilgili bir açıklama getirmediğini belirterek savcının kararına itiraz etmişlerdir. Ayrıca herhangi bir gerekçe gösterilmeden bölgedeki Roman topluluğuna saldırmanın polisin yerleşik ve sıkça uyguladığı bir yöntem olduğu da vurgulanmıştır.

17 Nisan 2013’te savcılık müdahalenin yasal olduğu, kelepçe kullanımının yasal ve gerekli olduğu, davanın tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulduğu ve toplanan deliller incelenerek karar alındığı, başvurucuların iddialarının kanıtlanamadığı gibi gerekçelerle itirazı reddetmiştir.

23 Mayıs 2013’teki Mahkeme Kararı

Başvurucular yukarıda dile getirdikleri iddiaları yineleyerek savcılığın itirazın reddine dair kararına itiraz etmişlerdir. Braşov Temyiz Mahkemesi, 23 Mayıs 2013 tarihli bir kararla daha detaylı bir soruşturma yapılması için dosyayı savcılığa geri göndermiştir.

Mahkeme esas olarak, yetkililerin başvurucuların maruz kaldığı yaralanmalara dair gerekçe göstermesi gerektiğine, birinci ve üçüncü başvurucuları hareketsiz hale getirme ve karakola götürme emrini vermiş olan kişinin tespit edilmesi gerektiğine ve haklarında herhangi bir karar ve cezai soruşturma olmayan bu kişilere dair gerçekleştirilen polis müdahalesinin yasallığının açıklanması gerektiğine karar vermiştir. Bu nedenlerle savcılığın daha detaylı biçimde tanık beyanlarını da alarak bahsi geçen bütün sorulara yanıt olabilecek biçimde soruşturmayı yürütmesine karar vermiştir.

Yeni Soruşturma

Aynı savcının yürüttüğü soruşturma neticesinde hazırlanan raporda, güç kullanımı ve başvurucuların davranışlarıyla ilgili önceki bulgular doğrulanarak; birinci ve üçüncü başvurucuların etkisiz hale getirilirken güç kullanımı neticesinde yaralandıkları, ikinci ve dördüncü başvurucuların aile üyelerinin etkisiz hale getirilmelerini engellemek isterken ve “Romanlara özgü” davranışlar sergileyerek (kendi saçlarını çekmek, yüzlerini tokatlamak, kapıyı yumruklamak vb.) yaralandıkları, etkisiz hale getiren dört jandarmanın kimliklerinin bilindiği fakat kendi güvenlikleri için gizli tutulduğu açıklanmış ve yeni soruşturma esnasında mahkeme tarafından istenilen bütün göstergelere uyulduğu belirtilerek kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiştir.

Savcılık tarafından verilen kararda ayrıca Valcale’de yaşayanların çoğunun yasayı çiğnemek ve polise karşı saldırgan tavırlar sergilemekte meşhur oldukları belirtilmiş, bölgede gerçekleşen şiddet olaylarıyla ilgili farklı olaylardan örnekler verilmiş ve başvurucuların aile olarak odun hırsızlığı ve kamu düzenini bozmak suçlamalarıyla soruşturmalara maruz kaldıkları not edilmiştir.

Başvurucular, güç kullanımının orantılı ve haklı olup olmadığı konusunda savcının soruşturmada başarısız olduğunu iddia ederek karara itiraz etmiş ve ayrıca savcının kararında Romanlar ile ilgili klişeleri kullanmasından şikâyetçi olmuşlardır. İtiraz 20 Eylül 2013 tarihinde daha öncekine benzer gerekçelerle reddedilmiştir.

16 Ocak 2014’teki Mahkeme Kararı

Temyiz Mahkemesi savcının önceki mahkeme kararında belirtilen şartlara uygun bir soruşturma yaptığını belirtmiş, yaralanmaların sebepleri konusundaki açıklamaları yeterli bulmuş ve polis memurlarının aşırı güç kullanmadığına karar vermiştir. Ayrıca mahkeme soruşturmaların başvurucuların Roman olması gerçeğinden etkilenmediğini belirtmiştir. Açıklanan gerekçelerle başvurucuların itirazları reddedilmiştir ve bu karar kesindir.

Hukuk

Sözleşme’nin 3. ve 14. Maddelerinin İhlal Edildiği İddiası

Başvurucuların İddiaları

Başvurucular, dosyadaki delillerin –sağlık raporları ve tanık ifadeleri- hükümetin olaylara dair iddialarına aykırı olduğunu ve yerel mahkemelerin bu delilleri görmezden geldiğini ve ayrıca ırkçı söylemlere göz yumduğunu belirtmiştir. Olaylar esnasında başvurucuların şiddetli ve kışkırtıcı davrandıklarına dair herhangi bir delil bulunmamaktadır ve kolluk kuvvetleri kendi şiddetli ve küfürlü tavırlarını örtbas etmek amacıyla bu iddiayı ileri sürmektedirler. Ayrıca silahsız olan başvurucuların her biri ölümcül silah taşıyan seksen üç kolluk görevlisini korkutmaya çalıştıkları iddiasının asılsız olduğuna dikkat çekmişlerdir.

Başvurucular ayrıca kötü muamele yapma isnadı altında bulunan polislerle soruşturmayı yürütenlerin aynı birimin bir parçası olduklarını, bu nedenle aralarında kurumsal ve hiyerarşik bir ilişki bulunduğunu (Anton/ Romanya, no. 57365/12, 19 Mayıs 2015) dolayısıyla da soruşturmanın bağımsız ve etkili olmadığını iddia etmişlerdir. Başvurucular buna ek olarak güç kullanımının gerekliliği ve orantılılığının incelenmesinde başarılı olunmadığını ve soruşturmanın yüzeysel yapıldığını iddia etmişlerdir.

Başvurucular savcının Romanların tutumu olarak adlandırdığı klişelere ve Roman topluluğunun üyelerini ilgilendiren diğer olaylara atıfta bulunarak polis müdahalesini haklı çıkarmaya çalıştığını, polis politikaları ve prosedürlerinin Roman topluluklarını hedef alan kurumsal ırkçı bir önyargıyla oluşturulduğunu ve 15 Aralık 2011’deki müdahale planının bir suçlu topluluğu olarak gösterilen Roman topluluğuna yönelik bir baskın olduğunu da açıkça gösterdiğini iddia etmişlerdir. Bu minvalde başvuruculara göre polis müdahalesinin özü ırkçıdır ve gerçekle örtüşmeyen istatistiki veriler ile bütün Roman topluluğu bir suçlu topluluğu olarak resmedilmiştir. Başvuruculara göre yapılmış olan bütün genellemeler Sözleşme’nin 14. maddesinin gereklerine aykırıdır.

Hükümetin İddiaları

Hükümet başvurucuların fiziksel zarar gördüğünü kabul etmekle birlikte bu yaralanmaların Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamına girmesi için yeterli seviyeye ulaşmadığını belirtmiştir. Ayrıca başvurucuların davranışlarını göz önünde bulundurduğunda güç kullanımının haklı ve uygun olduğunu belirtmiştir. Ayrıca polis memurlarının operasyon esnasında ateşli silah kullanmadığını ve operasyonun doğrudan doğruya başvuruculara değil bütün mahalledeki sorunları çözmek üzere planlandığını belirtmiştir. Ayrıca yerel makamların delilleri değerlendirmesinin de yeterince detaylı ve önemli kanıtlara dayandığını belirtmiştir.

Hükümet başvurucuların polis memurlarının eylemlerinin arkasında ırkçı sebeplerin olduğu iddialarını hiçbir şekilde doğrulayamadıklarını belirtmiştir. Hükümet ayrıca Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi uyarınca kurulan Danışma Komitesi’nin Romanlara yönelik şiddet ve ayrımcılık iddiaları ile Romanya makamlarının bunu engellemekte başarısız olduklarına dair açıklamalarının mevcut davada ırkçı bir tutum olduğunu kabul etmek açısından yeterli olmadığını belirtmiştir. Hükümete göre gerçekleştirilen operasyon başvurucuların etnik kökenleriyle değil bölgedeki suç oranlarını azaltma gerekliliğiyle bağlantılıdır. Yetkililerin açıklamalarına dair ise Hükümet söz konusu ifadelerin sadece dilin kullanımında bir ihmal durumu olduğunu, polis raporlarındaki detayların etnik kökene dair ayrımcılıktan ziyade görev kapsamlarının belirlenmesi için kullanıldığını iddia etmiştir.

Üçüncü Taraf

Avrupa Roman Hakları Merkezi (“ERRC”) Mahkeme önündeki sürece üçüncü taraf olarak katılmıştır. ERRC, Avrupa’da Çingene karşıtı tutumların, Romanlara yönelik şiddetin ve Romanların suç işlemesine yönelik klişeleşmiş görüşlerin son yıllarda artışına dair çeşitli uluslararası rapor ve araştırmalara atıfta bulunmuştur. (AGİT, Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı- “FRA” tarafından hazırlanan) Ayrıca çeşitli uluslararası kuruluşlar da Romanya’da Romanlara yönelik ırkçı klişeler ve nefret suçları hakkındaki endişelerini ortaya koymuşlardır. (BM Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi “CERD”, İşkenceye Karşı BM Komitesi “CAT” ve Avrupa Konseyi Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu “ECRI”)

ERRC ayrıca, FRA ve BM Aşırı Yoksullukla Mücadele Ve İnsan Hakları Özel Raportörü ’nün yapmış olduğu araştırmaya göre, Romanya’nın ırkçılık motivasyonuna dayalı suçların kayıt altına almadığını ve kapsamlı bir veri toplama sisteminin bulunmadığını belirtmiştir. ERRC’ye göre Roman makamlarının bu verileri derleme konusundaki başarısızlığı aynı zamanda ırkçı şiddeti belirleme kabiliyetini zayıflatan bir kurumsal ırkçılık belirtisidir. Kitle iletişim araçlarından edinilen bilgilere göre başvurucuların yaşadığı bölge önemli ölçüde Roman nüfusu barındıran ve son süreçte Romanlara karşı tekrarlanan polis tacizleri, etnik gerilimler ve linç iddialarına konu olan, ciddi şiddet olaylarının yaşandığı bir bölgedir.

ERRC ayrıca “Roman suçluluğu”na dair klişeleşmiş görüşlerin yerel makamlar tarafından yapılan değerlendirmeleri olumsuz yönde etkilediği ve müdahale yöntemlerinde dahi bu klişelerin olumsuz yönlü belirleyici rol oynadığı görüşündedir.

ERRC son olarak Romanlar gibi ırkçı güdümlü şiddet gördüğü iddiasında olan “kırılgan mağdurların” ayrımcılığa maruz kaldıklarını makul şüphenin ötesinde ispatlayamadıklarını ve yetkililerin uygun yasal önlemler alma ve uygulama konusundaki başarısızlıklarının kurumsal ırkçılığın varlığını gösterdiğini iddia etmişlerdir.

Mahkeme’nin Değerlendirmesi

Genel Prensipler

Mahkeme Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında kötü muamelenin yasaklanması ve bu iddialara dair etkili bir soruşturma yürütülmesinin gerekliliği ile ilgili yerleşik içtihatlarına atıfta bulunmuştur.

Mahkeme Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamında Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edilmesiyle ilgili ilkelere daha fazla atıfta bulunur. Özellikle farklı muamelenin “nesnel ve makul bir gerekçeye sahip değilse” yani “meşru bir amaç” izlemiyor ise ya da kullanılan araç ile gerçekleşmesi istenilen amaç arasında “makul bir orantılılık ilişkisi” yoksa ayrımcı olduğunu yinelemektedir. Faklı muamelenin ırk, renk ya da etnik kökene dayanması durumunda, objektif ve makul gerekçelendirme kavramı mümkün olabildiğince kesin olarak yorumlanmalıdır. Ayrıca devletin şiddet olaylarını araştırırken herhangi bir ırkçı motifin maskesini kaldırmak ve bu olayda etnik nefret ya da önyargıların rol alıp almadığını belirleme gibi ek bir görevi bulunmaktadır.

Prensiplerin Olaya Uygulanması

Kötü Muamele İddiası

Mahkeme 15 Aralık 2011 sabahında başvurucuların seksen beş silahlı kolluk görevlisi tarafından ziyaret edildiklerine dikkat çekmektedir. Başvurucular silahsızdır ve herhangi bir şiddet eylemi suçlamasıyla polisler tarafından aranmamaktadırlar. Gerçekleştirilen müdahale neticesinde tıbbi bakıma ihtiyaç duyulacak şekilde yaralanmışlardır. Mahkeme mağdurlar tarafından iddia edilen ve adli tıp raporlarında da belirtilen yaralanmaların Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği asgari ciddiyet seviyesine ulaştığını düşünmektedir.

Hükümet görüşlerinde başvurucuların kolluk kuvvetlerine karşı kışkırtıcı ve saygısız olduğunu ve güç kullanımının gerekli ve orantılı olduğunu iddia etmiştir fakat bu iddialar sebebiyle başvuruculara karşı cezai, idari ya da medeni herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.

Mahkeme, ikinci ve dördüncü başvurucuların kendilerine zarar verdiğine dair hipotezi olay yerindeki polis ifadeleri dışında destekleyecek herhangi bir kanıt olmadığını belirtmiştir.

Yukarıdaki bulgular ışığında Mahkeme, ne yerel mahkemelerin ne de hükümetin mevcut davanın özel koşullarında kolluk kuvvetlerinin uyguladığı gücün orantılı olduğu konusunda ikna edici olmadığını belirtmiştir. Bununla bağlantılı olarak Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında kötü muamele yasağının esastan ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Polis Baskınının Düzenlenmesinin Ardında Irkçı Sebepler Olduğu İddiası

Ayrımcılık iddiaları ile ilgili olarak Mahkeme, polis müdahalesine sebep olacak faktörler arasında ırkçı bir önyargı olup olmadığını belirlemelidir.

Bu bağlamda Mahkeme, polis baskınından önce hazırlanan müdahale planında yetkililerin hedef alınan topluluğun etnik yapısını tanımladığını, Romanlar arasındaki yüksek suçluluk oranı iddiasına ve Romanların sözde anti sosyal davranışlarına atıfta bulunduğunu belirtmektedir. Başvurucuların saldırgan olduğuna dair iddiaları etnik özelliklerine ve “Romanlara özgü” alışkanlıklarına dayandıran benzer açıklamalar savcılık ve araştırmacılar tarafından da yapılmıştır. Kaldı ki üçüncü taraf tarafından sunulan raporlar da Romanlara yönelik ayrımcı tutumun basit bir endişenin ötesinde olduğunu desteklemektedir. Mahkeme, yetkililerin, aynı etnik gruba ait birkaç üyenin cezai davranışlarını tüm topluma mal ettiği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, yetkililerin polis baskını düzenleme ve güç kullanım kararının başvurucuların etnik kökenine dayandığını, yetkili makamların etnik kökeni suçlu davranışlarıyla otomatik olarak ilişkilendirmesinin ayrımcı bir profilleme olduğunu, başvurucu davranışlarıyla kıyaslandığında gerçekleştirilen müdahalenin orantısız olduğunu belirtmiş ve Sözleşme’nin 3. maddesindeki kötü muamele yasağının esastan ihlaliyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 14. Maddesinin ırk ve etnik köken temelli ihlal edildiğini tespit etmiştir.

Etkili Soruşturma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmediği İddiası

Mahkeme, başvurucuların Roman topluluğunun sıkça, haksız şiddet eylemlerine maruz kaldıklarından bahisle yetkililere şikâyetlerini yönelttiklerini gözlemlemektedir. Buna rağmen yetkililer, polislerin toplumun etnik kompozisyonuna dayanarak yapılmış olumsuz çıkarımlara bağlı değerlendirmeleri güç kullanımı için bir gerekçe olarak kabul etmişlerdir. Bu gerekçelendirmeyi kabul ederken yerel mahkemeler yetkililerin yapmış olduğu etnik profillemenin ayrımcı kullanımı sayılabilecek herhangi bir şeyi kınamamışlardır. Buna ek olarak yetkililer somut olayla ya da başvurucularla herhangi bir bağının olduğunu açıklayamadıkları halde Roman toplumunun yapmış olduğu şiddet eylemlerine atıfta bulunmuşlardır.

Mahkeme’ye göre, etnik bir azınlığa yönelik şiddet ve hoşgörüsüzlük kalıplarına dair kanıtların olduğu durumlarda üye devletlerin pozitif yükümlülüğü, varlığı iddia edilen ayrımcı temelli olaylara karşı daha yüksek standartlarda cevap üretmeyi gerektirmektedir.  Mahkeme tarafların sunduğu kanıtları ve davalı devlette Roman toplumunun sürekli karşı karşıya kaldığı kurumsallaşmış ırkçılık ve kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanma eğilimlerini gösteren mevcut materyalleri dikkate almaktadır. Bu bağlamda mevcut dava açısından yetkililerin yapmış olduğu durum değerlendirmesinde “Roman davranışı” ile ilgili klişelerin etnik temellere dayanan bir ayrımcılık şüphesi doğurabileceği açıktır. Bu şüphe 15 Aralık 2011’deki müdahale açısından yetkililerin olayda ayrımcılığın rol oynayıp oynamadığını araştırmak için olası bütün adımları atmasını gerektirmektedir. Buna rağmen başvurucuların ayrımcılık iddiaları yerel mahkemeler tarafından derinlemesine analiz edilmeden reddedilmiştir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin usulden ihlaliyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 14. maddesinin ırk ve etnik kökene bağlı olarak ihlal edildiğine karar vermiştir.

Mahkeme Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine dair başvurucuların iddialarının Sözleşme’nin 3. maddesiyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edildiği tespitini yaparken değerlendirildiğini dolayısıyla Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ayrıca değerlendirilmesini gerektirecek bir husus bulunmadığını belirtmiştir.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: