İçeriğe geç

İHAM’ın Kušić ve Diğerleri v. Hırvatistan (kek) kararının çevirisi: “İHAM’a başvurulmadan önce, 2019 yılında İHAM içtihadıyla uyumlu kararlar vermeye başlayarak etkili bir iç hukuk yolu haline gelen Hırvat Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması gerekir”

by 27/01/2020

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 16 Ocak 2020 tarihinde verdiği Kušić ve Diğerleri v. Hırvatistan kararında, ikincillik ilkesi gereğince İHAM’a başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması gerektiği yönündeki içtihadına bir yenisini daha ekledi ve Hırvatistan Anayasa Mahkemesi’ne başvurmayan başvurucuların iç hukuk yollarını tüketmediğine karar verdi. 

Söz konusu başvuruda Kušić ailesi, aile üyelerinin öldürülmesine ilişkin soruşturmanın etkisiz bir soruşturma olduğunu ve Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere, etkili bir iç hukuk yolu olmadığını ileri sürerek İHAM’a başvurmuştu. İHAM, uzun yıllar boyunca yaşam hakkı ve işkence yasağı bağlamında etkili bir soruşturma yürütülmediğine dair başvuruları gerektiği gibi incelemeyen, başvurucular tarafından da bu yüzden tüketilmesi gerekmeyen, etkisiz bir başvuru yolu olarak kabul edilen Hırvatistan Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir yol olup olmadığını değerlendirmiştir. 

İHAM, Anayasa Mahkemesi’nin Nisan 2019’a kadar soruşturmaları etkili bir incelemeye tuttuğunun kesin olarak söylenemeyeceği kanaatindedir, zira bu tarihten önce verilen bahsedilen kararlarında mahkeme çoğunlukla benzer ve genel tespitlerde bulunarak soruşturmaların etkisiz olmadığına karar vermiş ve davaların bazılarında somut olayın koşullarını ya da soruşturmalarda gözlenen birtakım önemli eksiklikleri göz ardı etmiştir. Diğer yandan konuya ilişkin en güncel 3 Nisan, 9 Temmuz ve 5 Kasım 2019 tarihli kararlarında Anayasa Mahkemesinin soruşturmaları tutarlı ve etkili bir şekilde incelemeye tabi tuttuğu ve İHAM’ın geliştirdiği kriterleri dikkate aldığı görülmektedir. 

Bu nedenle İHAM, Hırvatistan Anayasa Mahkemesi’nin yaşam hakkı ve işkence yasağı bağlamında yeniden tüketilmesi gereken etkili bir iç hukuk yolu haline geldiğini belirtmiş, başvurucuların şikayetini Anayasa Mahkemesi yolunu tüketmedikleri için Sözleşme’nin 35. maddesi uyarınca iç hukuk yolları tüketilmediğinden kabul edilemez bulmuştur. 

Kararın tamamını buradan, avukat Serde Atalay tarafından yapılan çevirisini ise aşağıdan okuyabilirsiniz. 

Kusic ve Diğerleri v. Hırvatistan, Başvuru No: 71667/17, Karar Tarihi: 16.01.2019 (Kabul Edilemezlik Kararı)

Başvurucular: Zdravka KUŠIĆ, Bojan KUŠIĆ ve Martina KUŠIĆ

Olayların Özeti

6 Şubat 1992 tarihinde X., yol kenarında, başvurucuların yakını olan N.K. ve P.K.’ye ait olduğu anlaşılan ve kurşun yaraları barındıran iki adet ceset bulmuştur. Polis tarafından olay yerine çağrılan sorgu yargıcı ile savcının ilk incelemesine göre olay yeri yakınında bir silah bulunmuş, yol üzerinde tekerlek izlerine rastlanmış ve çeşitli fotoğraf ve video kayıtları alınmıştır. Sonrasında hastaneye taşınan cesetlerin incelenmesi neticesinde ertesi gün ölüm sebebinin göğüsten ve kafadan alınan kurşun yaraları olduğu tespit edilmiştir.

10 Şubat 1992 tarafından polis tarafından N.K. ve P.K.’nin öldürüldüğü iddiasıyla bölge savcılığı nezdinde soruşturma açılması için kimliği belirsiz kişilere karşı şikâyette bulunulmuştur.

25 Şubat 1992 tarihinde polis maktullerin olası ölüm nedenini aydınlatmak üzere o tarihe kadar atılmış ve sonrasında atılacak adımları tespit etmek amacıyla bir “çalışma planı” hazırlamıştır. Bu plana göre N.K. ile P.K.’nin ölümüyle ilgili iki olası senaryo mevcuttur: bu kişileri tanıyan ve onlar üzerinden finansal kazanç ya da intikam elde etmek isteyen birileri ya da aile üyelerinden biri tarafından öldürülmüş olmaları.

Bundan üç ay sonra polis savcılığa mayıs başlarında A., B., C., X., Y. ve Y.Y.’nin ifadelerinin kayıtlarını teslim etmiştir. Bu kayıtlardan A.’nın ifadesine göre ölüm tarihinden iki gün önce K.’lerin aile evine kamuflaj üniformalı beş adam gelmiş, evi aramış ve gitmişlerdir. Ertesi gün bu adamlardan ikisi eve geri gelmiş, bu evde yaşamakta olan B. ve D. içerde adamlardan biri tarafından silah zoruyla tehdit edilerek tutulurken diğer adam N.K.’yi evden dışarı çıkarmıştır. P.K. de yine iddiaya göre alıp götürülmeden önce metresinin evinin yakınında bulunmuştur. A. ayrıca K. aile evinin yakınında sivil güvenlik görevlilerinin olduğunu, ancak o gece kimin görevde olduğunu bilmediğini söylemiştir.

N.K.’nin ağabeyi olan C., B.’nin 6 Şubat 1992 sabahı kendisini aradığını ve P.K. ile N.K.’nin kamuflaj üniformalı iki adam tarafından götürüldüğünü söylediğini belirtmiştir. Ayrıca kardeşinin yine Ocak 1992’de kamuflaj üniformalı adamlar tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığı Jodno’ya götürüldüğünü ifade etmiştir.

4 Şubat 1992 günü kamuflaj üniformalı beş adamın eve geldiğini, üst katta biraz zaman geçirip evden ayrıldığını belirtmiştir. Adamlar evden ayrıldığında N.K., B.’ye gelenin polis olduğunu ve o anda evde olmayan oğlu P.K. ile ilgili sorular sorduğunu, ayrıca telefonları ile telefon defterlerine el koyduğunu söylemiştir. Ertesi gün akşam 8 civarlarında iki üniformalı adam geri gelmiş, biri yukarı çıkarken diğer aşağıda B. ve D. ile beklemiştir. B.’nin ifadesine göre kendileriyle bekleyen ve polis işareti taşıyan adam, B. ile D.’ye, 6 yaşındaki oğlunu öldüren Çetniklerle* nasıl yaşayabildiklerini sormuştur. Nihayetinde N.K. evden alınıp götürülmüştür, o esnada P.K. ise evde değildir. D. polisi aramış ancak onlar ulaşana kadar üniformalı adamlar evi çoktan terk etmiştir.

X., ifadesine göre, yol kenarında cesetleri bulduktan sonra yakında askerlerin konuşlandığı bir avcı kulübesine giderek durumu belirtmiş, askerler ise durumun farkında olduklarını ifade etmişlerdir. Sonrasında X. polise giderek ihbarda bulunmuş, bu esnada görev başında bulunan polis memuru da cinayetten çoktan haberdar olduğunu ifade etmiştir.

Y. ve Y.Y.’nin olaylar hakkında doğrudan bilgisi yoktur.

7 Şubat 2003 tarihinde polis, arşivden çıkarıldığı belirtilen ve 6 Şubat 1992 tarihinde alınan B., C. ve D.’nin ifadelerini içeren kayıtları savcılığa teslim etmiştir. Kayıtlara göre C. ve D. olay günü polise giderek önce gün evde yaşananları polise bildirmiştir. D., gelen üniformalı adamların eşkâlini tarif etmiş ve muhtemelen polis memuru olduklarını ifade etmiştir. Kayıtlara göre polis, 7 Şubat 1992 tarihinde de C. ve B.’nin ifadelerini almıştır.  Şahısların her ikisi de benzer ifadeler vererek, 5 Şubat 1992 tarihinde N.K. ve P.K.’nin kamuflaj üniformalı adamlarca götürüldüğünü bildirmişlerdir.

11 Eylül 2004 tarihinde başvurucular polisle iletişime geçerek olayın aydınlatılmasına yönelik bir adım atılıp atılmadığını sormuşlar, polis ise faillerin hala bilinmemesi nedeniyle herhangi cezai bir sürecin başlatılmadığını, zira bilinen tek olgunun N.K. ve P.K.’nin 5 Şubat 1992’de evlerinden götürüldükleri ve ertesi gün ölü bulundukları olduğunu belirtmiştir.

Şubat 2005’te başvurucular işlenen suçun devletin sorumlu olduğu terörist bir eylem olduğu iddiasıyla kendilerine tazminat ödenmesi için savcılıktan uzlaşmaya varma talebinde bulunmuşlar, bu talep savcılık tarafından reddedilmiştir. 5 Ekim 2006’da ise savcılık N.K. ve P.K. aleyhine işlenen suçu sivil nüfusa karşı savaş suçu olarak yeniden nitelendirmiştir.

20 Kasım 2006’da ilk başvurucu yine soruşturmanın gidişatıyla ilgili bilgi istemek ve suçun yeniden nitelendirildiğini de hatırlatarak tekrar uzlaşma talebinde bulunmak üzere savcılıkla iletişimi geçmiş, savcılığın uzlaşma talebine cevabı ise değişmemiştir.

İki yıl sonra savcılık tarafından hazırlanan durum ilerleme raporunda ise N.K. ile P.K. aleyhine bir savaş suçu işlendiği ancak olaya karışan tüm kişilerin ifadesi alınmadığı sürece daha fazla bir ilerleme kaydedilemeyeceği belirtilmiştir.

20 Ocak 2009 tarihinde polis, savcılığa, 1991 ile 1992 arasında bölgede işlenen suçlarla ilgili bilgisi olma ihtimali bulunan kişilerin ifadelerinin alındığı konusunda bilgi vermiştir. Başvurucuların öldürülmesiyle ilgili olarak ise yeni bir bilgi elde edilmediği belirtilmiştir. Ancak daha sonra şubat ayında savcılığa verilen bilgiye göre ise B.’nin ifadesinin tekrar alınmıştır. B., bu ifadesinde, eşi ile birlikte Aralık 1991’den itibaren K.’lerin aile evinde mülteci olarak yaşadığını belirtmiştir. Sırp olan K.’ler kendilerine çok iyi davranmışlardır. 1991 sonlarında N.K., şüphe uyandırır bir şekilde bir süreliğine Sırbistan’a gitmiştir. Ocak 1992’de döndükten sonra ise komiser F.’ye görünmek üzere polis merkezine götürülmüştür ancak aynı gün serbest bırakılmıştır. Olayların yaşandığı 5 Şubat 1992 günü K.’lerin evine gelip N.K.’yi götüren adamlardan biri kendisi ile D.’ye bir çocuğa tecavüz eden Çetniklerle nasıl yaşayabildiklerini sormuştur. Bundan iki sonra B., ifade vermek üzere polis merkezine gitmiş, komiser F. kendisine N.K. ile P.K.’nin öldüğünü söylemiştir. B. ayrıca P.K.’nin, konu hakkında daha fazla bilgisi olabilecek E. adlı bir kadınla yakın bir ilişkisi olduğunu, E.’nin insanlara maktulleri alıp götüren adamların Derma’da bulunduğunu söylediğini duyduğunu belirtmiştir.

Bir süre sonra dosya başka bir savcılığı sevk edilmiş, bu savcılık ise V.M., D.B. ve Đ.B. adlı üç şahsı 1991 ve 1992 yılları arasında Sisak bölgesinde yaşayan sivil nüfusa karşı savaş suçları işleme suçu ile itham etmiştir. 2014’te bu kişilere karşı yürütülen cezai süreç tamamlandıktan sonra dosyanın transfer edildiği savcılık, kendisine transfer edilen ancak cezai süreçten hariç tutulan dosyaları Sisak savcılığına geri göndermiştir ki N.K. ile P.K.’nin dosyası bunlardan biridir. Bir diğer deyişle dosya yine aydınlığa kavuşmamıştır ve Sisak savcılığı olayın aydınlatılması yönünde harekete geçmesi için İçişleri Bakanlığı’nın Savaş Suçları Birimi’nden de talepte bulunmuştur.

İzleyen süreçte polis, olay hakkında az ya da çok bilgisi bulunan pek çok kişinin ifadesini almaya devam etmiştir. Bunlardan özellikle iki komşunun ifadeleri önemlidir. Buna göre komşulardan biri, 1991 sonlarında N.K.’nin Hırvatları öldürmek için Banovina’ya gittiğini duyduğunu söylemiştir. Bir başka komşu ise N.K.’nin savaş zamanı sık sık Sisak’tan ayrıldığını bildiğini, ayrıca bir keresinde onu Sırp tarafında savaşırken gösteren bir video gördüğünü belirtmiştir. Komşu ifadesinde N.K.’nin öldürülmeden birkaç gün önce de kendisine ölüm tehditleri aldığını söylediğini ifade etmiş, ancak N.K. ile P.K.’nin götürülüşüne şahit olmadığını beyan etmiştir.

Bir diğer önemli ifade ise P.K.’nin ilişkisinin olduğu ve evinden alınıp götürüldüğü iddia edilen E.’dir. E. en son ifadesinde P.K.’nin kendi evinden alındığını reddetmiştir. Polis kendisine aksi yöndeki önceki ifadesini gösterdiğinde ise evine kamuflaj üniformalı iki adamın geldiğini ve P.K.’yi alıp götürdüklerini, ancak kendisinin küçük çocuğu ağladığından P.K.’ye ne dediklerini duymadığını belirtmiştir.

Cesetlerin yakınında bulunduğu avcı kulübesi ile ilgili araştırmalardan da kayda değer bir netice çıkmamış, ancak kulübenin Hırvat ordusuna ait olmadığı anlaşılmıştır.

18 Mart 2019’ta, N.K. ve P.K.’nin ölümüne ilişkin soruşturma dahil altı savaş suçu soruşturmasının Zagreb savcılığına sevkine karar verilmiştir.

Soruşturma halen devam etmektedir.

Hükümetin Savunması

Hükümetin savunması temel olarak başvurucuların iç hukuk yollarını tüketmedikleri iddiasına dayanmaktadır. Hükümet, başvurucuların, başvuruya konu ihlal iddialarına ilişkin benzer davalarda, Hırvatistan Anayasa Mahkemesi’nin, son yıllarda değiştirdiği içtihadı doğrultusunda etkili bir iç hukuk yolu olduğu ve başvurucuların bu mahkemeye başvurmamakla iç hukuk yollarını tüketme gerekliliğini yerine getirmedikleri iddiasındadır. Hükümetin savunmasının içeriğine ilişkin detaylar, aşağıda “Mahkeme’nin Değerlendirmesi” başlığı altında Mahkeme’nin incelemesiyle birlikte ortaya konulacaktır. 

Başvurucuların İddiaları

Başvurucular, Hükümetin, Sözleşme Madde 2 (yaşam hakkı) ve Madde 14 (ayrımcılık yasağı) uyarınca N.K. ve P.K.’nin öldürülmesini soruşturmaya yönelik uygun ve yeterli adımları atmadıkları gerekçesiyle söz konusu maddeleri ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Başvurucuların ayrımcılık iddiası, maktullerin Sırp oldukları için öldürüldükleri ancak ulusal makamların soruşturmada bu faktörü dikkate almadığı savunmasına dayanmaktadır. Mahkeme, bu şikâyeti de Madde 2 uyarınca yaşam hakkı bağlamında incelemeye karar vermiştir.

Başvuruculara göre neredeyse otuz yıldır yetkililer olayı aydınlatmayı başaramadıklarından N.K. ve P.K.’nin öldürülmesine ilişkin soruşturma etkisizdir. Başvurucular ayrıca şikayetlerini öne sürebilecekleri etkili bir iç hukuk yolu olmadığını savunmuşlardır. Zira savcılık uzlaşma taleplerini reddetmiş, hukuk mahkemesi nezdinde açılan tazminat davaları ise uygulamada tutarsızlığını ortaya koymuştur. Kendileri bakımından sadece fazladan masraf yaratacak bu yola başvurmanın bir anlamı yoktur. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel şikâyet yönünden ise, başvurucular, bu yolun etkili olmadığını, zira Anayasa Mahkemesi’nin bu nevi şikayetleri dayanaktan yoksun ya da kabul edilemez bulduğunu ifade etmişlerdir.

Son olarak başvurucular, soruşturma makamları ile devamlı irtibat halinde olarak soruşturmanın gidişatını takip ettiklerini, soruşturmanın etkisizliğini anlar anlamaz da Mahkeme’ye başvurduklarını belirtmişlerdir.

Mahkeme’nin Değerlendirmesi

Mahkeme taraf iddialarını göz önünde bulundurarak birtakım ön tespitlerde bulunmayı faydalı görmüştür.

Olayda başvurucuların yakınları göğüs ve kafadan aldıkları kurşun yaraları neticesinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Mahkeme, başvurucuların güç kullanılması sonucu öldürüldükleri hallerde Devletin yaşam hakkının usule ilişkin gerekliliklerini karşılayan bir soruşturmayı başlatmak ve sürdürmekle yükümlü olduğuna defalarca karar vermiştir. Maktullerin yakınlarının takdirinde bulunan hukuk davaları bu noktada genel olarak Devletin yükümlülüklerine karşılık gelemez. Bunun sebebi, tazminat davasının, ceza soruşturması tamamlanmadığı sürece faillerin sorumlu tutulmasını sağlamak bir yana, kimliklerinin aydınlatılmasını sağlama yeterliliğine dahi sahip olmamasıdır.

Bundan da öte Mahkeme, Devlet makamlarının bir kişinin şüpheli ölümünden haberdar olur olmaz, bu ölüm her ne surette gerçekleşmiş olursa olsun, etkili bir resmi soruşturma yürütmekle yükümlü olduğunu tekrar eder. Makamların kendiliğinden hareket etmesi gerektiğinden, resmi bir şikâyette bulunulması ya da herhangi bir soruşturma işleminin yürütülmesine ilişkin sorumluluk alınması yakınların inisiyatifine bırakılamaz. Bu bağlamda Mahkeme, Devlet makamlarının kendiliklerinden hareket etmekle yükümlü olduğu kötü muameleye ilişkin davalarda, iç hukukun mağdurlara temin ettiği cezai sürece yönelik hakların – örneğin, Hırvatistan bakımından, savcılıktan soruşturma ile ilgili bilgi talep etme ya da bir savcı şikayetle ilgili süresi içinde karar vermezse onun üstü savcıya şikayette bulunma hakkı veya başka bir kişinin saldırısına karşı yapılan şikayetin soruşturulmasında görevli yetkililere karşı şikayette bulunma imkanı gibi – mağdurlara, bu hakları iç hukuk yollarının tüketilmesi bağlamında kullanma zorunluluğu yükler biçimde anlaşılması gerektiğini daha önce ifade etmiştir.

Eldeki davada yetkililer başvurucuların yakınlarının ölümünden 6 ve 7 Şubat 1992 (otopsi tarihi) tarihlerinde haberdar olmuştur ve polis 10 Şubat 1992 tarihinde savcılığa şikâyette bulunmuştur. Bunun akabinde başvurucuların etkisiz gördüğü soruşturma başlamıştır.

Bu davada incelenmesi gereken soru, Anayasa Mahkemesi’nin etkisiz soruşturmalar yönünden etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı ve başvurucuların Mahkeme’ye gelmeden önce bu yolu tüketmek zorunda olup olmadıklarıdır.

Anayasal şikâyetin yaşam hakkı ve işkence yasağı bağlamında etkisiz soruşturmalar bakımından etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı meselesi – Genel ilkeler

Mahkeme’nin defalarca belirttiği üzere, Sözleşme’nin koruma sisteminin dayandığı temel ilkelerden biri, Mahkeme tarafından kurulan temel hakların korunması mekanizmasının insan haklarını koruyan ulusal sistemlere nazaran ikinci konumda olduğu ilkesidir. Sözleşme Madde 35 § 1 tarafından öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacı, hak ihlali iddialarının, Mahkeme’ye taşınmadan önce Sözleşmeci Devletlerin kendileri tarafından önlenmesini ya da giderilmesini sağlama olanağı tanımaktır. Dolayısıyla bu kural başvurucuların öncelikle ulusal hukuk sistemlerinin sağladığı hukuk yollarına başvurmasını gerektirir, ki Devletler kendi hukuk sistemleri nezdinde bu meseleleri çözme imkânı bulmadan doğrudan uluslararası bir makam önünde cevap vermek zorunda kalmasın. Bununla birlikte bu kural – yakından bağlantılı olduğu Madde 13’te (etkili başvuru yolu) ifadesini bulduğu üzere – ulusal sistemin öne sürülen ihlal bakımından etkili bir yol tanıdığı varsayımına dayanmaktadır.

Bununla bağlantılı olarak, etkili bir hukuk yolunun teoride ve pratikte elverişli olduğunu, bir diğer deyişle erişilebilir ve başvurucunun iddiaları bakımından giderim sağlama potansiyeline sahip olduğunu ve makul bir başarı olanağı sunduğunu ispat etme yükü, iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasında olan Hükümetin üzerindedir. Ancak, bu ispat yükü karşılandıktan sonra, Hükümet tarafından öne sürülen yolun esasen tüketildiğini ya da olayın şartları bakımından herhangi bir nedenle yetersiz ve etkisiz olduğunu veya kendisini bu gerekliliği yerine getirmekten muaf tutan özel koşullar bulunduğunu ispatlamak başvurucuya düşer.

Bununla birlikte, “uluslararası hukukun genel olarak tanınmış ilkelerine” göre, bir başvurucuyu iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğundan kurtaracak özel durumlar bulunabilir. Ayrıca Sözleşme’ye aykırı olan eylemlerin tekrarından oluşan idari pratiklerin ve Devlet makamlarınca buna yönelik resmi bir toleransın varlığının gösterildiği durumlarda ana kural yine uygulanmaz. Fakat açıkça faydasız olmayan bir başvuru yolunun başarı şansına ilişkin sadece şüphelerin varlığı iç hukuk yollarını tüketmemiş olmak bakımından geçerli bir gerekçe değildir.

Genel ilkelerin somut olaya uygulanması

Mahkeme Sözleşme’nin Hırvatistan hukuk sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu, iç hukuka nazaran öncelikle ve doğrudan uygulanma olanağını haiz olduğunu hatırlatır.

Anayasa Mahkemesi daha önce Sözleşme ve Protokolleri ile korunan hakların ayrıca Anayasanın hükümlerine eş anayasal haklar olarak görülmesi gerektiğini belirtmiş ve dolayısıyla kendisinin Sözleşme ihlali iddialarını inceleme yetkisini tanımıştır.

Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 62. maddesi uyarınca, Anayasa tarafından korunan haklarının Devletin ya da bir kamu makamının, haklarını ya da yükümlülüklerini ilgilendiren herhangi bir kararı tarafından ihlal edildiğini düşünen herkes, bu karara karşı bir anayasa şikayetinde bulunabilir ki buradan anlaşılması gereken yaşama hakkının Hırvat Anayasası tarafından koruma altında bulunduğudur. Aynı Kanun’un 63. maddesine göre bir kişi, eğer bir mahkeme kişinin hak ya da yükümlülükleri hakkında makul bir süre içerisinde karar veremezse ya da aleyhine başvuruda bulunulan karar çok ağır bir anayasal hak ihlali teşkil ediyorsa ve Anayasa Mahkemesi süreci başlatılmadığı sürece başvurucunun ciddi ve geri döndürülemez sonuçlara maruz kalacağı açıksa, iç hukuk yollarını tüketmeden doğrudan anayasa şikayetinde dahi bulunabilir.

Hırvatistan aleyhine görülen davalarda Mahkeme ısrarla, iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekliliğinin sağlanması için ve ikincillik ilkesine uygun biçimde, başvurucuların Mahkeme’ye gelmeden önce Anayasa Mahkemesi yolunu tüketmeleri gerektiğine karar vermiştir.

Hırvatistan aleyhine görülen ve Sözleşme Madde 2, 3 ve 8’in usule ilişkin yönünü ilgilendiren davalarda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin etkisiz soruşturmalara ilişkin şikayetleri kabul edilebilir görme bakımından sonuç vermeyen uygulamasını fark etmekle, Anayasa Mahkemesi nezdinde ihlalin giderilmesini sağlamaya çalışan başvurucular yönünden bu çabayı ya da başvurucuların Mahkeme’ye gelmeden önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurmamış olmalarını onların aleyhine (yani Mahkeme’ye başvurmalarını önleyen) bir durum olarak görmemiştir.

Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin kabul edilebilirlik kriterlerini inceleme otoritesini ve bazı kararların anayasal incelemeye müsait olmadığı tespitini sorgulamaya teşebbüs etmeksizin, anayasa şikâyetinde bulunan başvurucuların mantık dışı ya da Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 62. maddesine aykırı hareket etmediklerini belirtmiştir. Sırf Anayasa Mahkemesi’nin belli bir zamandaki genel uygulaması etkisiz soruşturmaların anayasal incelemeye müsait olmadığını ima eder göründü diye bu yolun tüketilmesinin gerekmediğini iddia etmek, mahkemenin söz konusu pratiğinin gelişebileceği gerçeğini göz ardı etmekle kalmaz, ayrıca böylesi bir gelişmeye yönelik herhangi bir girişimin önünü de kapatır; zira bu durumda başvurucular Anayasa Mahkemesi’ne uygulamasını değiştirmesi için bir şans vermeden şikayetlerini sistematik olarak doğrudan Mahkeme’ye yönlendireceklerdir. Bu ise ikincillik ilkesine aykırılık teşkil eder.

Eldeki davada Hükümet, Kasım 2014 sonrası değişen Anayasa Mahkemesi içtihadının gösterdiği üzere Sözleşme Madde 2 ve 3 uyarınca etkisiz soruşturma iddiaları yönünden Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu haline geldiğini öne sürmüştür. İçtihat değişikliğinin başlangıcını temsil eden kararda Anayasa Mahkemesi, kötü muamele iddiaları yönünden etkili soruşturma yükümlülüğünün ihlali iddialarına ilişkin söz konusu davada başvuruyu kabul etmiş, ihlal bulmuş ve ek olarak savcılık ofisine söz konusu kötü muamele iddiasına ilişkin etkili bir soruşturma yürütmesini emretmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin internet sayfasında bu kararla birlikte içtihadın Mahkeme’nin Madde 3 içtihadı ile uyumlu hale getirildiği yazmaktadır. Mahkeme ayrıca doğrudan bu karara atıfla Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünde bu konu özelinde yapılan önemli değişikliği de hatırlatır.

Mahkeme 15 Aralık 2015’ten beri Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme Madde 2 ve 3 ihlali iddialarına ilişki 11 bireysel başvurunun esasını incelediğini not eder. Bu davalar Mahkeme’nin şu anki incelemesinin konusu olmamakla birlikte Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir yol olup olmadığını anlamak için söz konusu mahkemenin bu davalardaki incelemesini dikkate almalıdır.

Bu bağlamda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin Nisan 2019’a kadar soruşturmaları etkili bir incelemeye tuttuğunun kesin olarak söylenemeyeceği kanaatindedir, zira bu tarihten önce verilen bahsedilen kararlarında mahkeme çoğunlukla benzer ve genel tespitlerde bulunarak soruşturmaların etkisiz olmadığına karar vermiş ve davaların bazılarında somut olayın koşullarını ya da soruşturmalarda gözlenen birtakım önemli eksiklikleri göz ardı etmiştir.

Diğer yandan konuya ilişkin en güncel 3 Nisan, 9 Temmuz ve 5 Kasım 2019 tarihli kararlarında Anayasa Mahkemesinin soruşturmaları tutarlı ve etkili bir şekilde incelemeye tabi tuttuğu görülmektedir. Gerçekten de soruşturmaların etkililiğini incelerken kullanılan kriterler Mahkeme’nin geliştirdiği kriterlerle uyumlu görünmektedir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin içtihadındaki bu gelişmeyi takdirle karşılamaktadır.

Mahkeme bu noktada, başvurucuların Anayasa Mahkemesi’nin etkisizliğini iddialarına dayanak olarak öne sürdükleri Anayasa Mahkemesi kararlarına bakmalıdır. Başvurucuların atıf yaptığı kararlar, iddia sahiplerinin aile üyelerinin öldürülmesine karşı tazminat talepli açılan hukuk davalarının reddini ilgilendirmektedir. Anayasa Mahkemesi bu başvuruları, ulusal mahkemelerin kararlarının keyfi olmadığını kabul etmekle açıkça dayanaktan yoksun bularak reddetmiştir. Öne sürülen bu davalarda yapılan anayasal şikayetlerdeki başvuruların içeriğine ulaşılamadığından, Mahkeme bu şikayetlerin gerçekten Madde 2’nin usule ilişkin boyutunu ilgilendirip ilgilendirmediğini teyit edememektedir. Bir kişinin hukuk mahkemeleri nezdinde tazminat talepli açtığı davalarda ulusal mahkemelerin kararlarına karşı Madde 2’nin usule ilişkin yönünün ihlali iddiasıyla şikâyette bulunduğu gerçeği, Anayasa Mahkemesi’ni böyle bir başvuruyu Sözleşme Madde 2 altında geliştirilen ilkeler ışığında incelemekten alıkoymamalıdır.

Her halükârda, Anayasa Mahkemesi önündeki davalarda şikayetçilerin aile üyelerinin ölümü bakımından Devletin usule ilişkin yükümlülüklerini ihlalinden şikayetçi oldukları varsayılsa bile, söz konusu kararlar Ocak 2016’dan önce verilmiştir. Mahkeme, benzer konulu davaların esasını ancak Kasım 2014 sonrasında incelemeye başlayan Anayasa Mahkemesi yönünden söz konusu dönemin, mahkemenin Madde 2 ve 3 uyarınca etkisiz soruşturmalara ilişkin şikayetlerin kabul edilebilirliğine yönelik içtihadını güçlendirdiği bir geçiş süreci olabileceğini kabul etmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin Ocak 2016’dan beri soruşturmaları tutarlı biçimde incelediği gerçeği yerini korumaktadır.

Bundan da öte Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğunu ve ulusal makamların yetki alanlarına giren konularda bu kararları uygulamakla yükümlü olduğunu not eder. Bununla bağlantılı olarak Mahkeme, 13 Kasım 2014 tarihli kararında Anayasa Mahkemesi’nin Madde 3’ün usule ilişkin boyutu bakımından ihlal bulmanın yanı sıra, mağdura tazminat ödenmesine ve savcılığa etkili bir soruşturma yürütmesinin emredilmesine karar verdiğini gözlemlemektedir. Yine 10 Ocak 2018 tarihli, başvurucuların iddialarının yetkin şekilde incelendiği ve ihlalin bulunduğu bir Madde 14 ile bağlantılı olarak Madde 3 ihlali iddiası davasında ihlal bulunması sonrasında görevli savcı başvurucunun iddialarına yönelik soruşturmasına devam etmiştir. Son olarak Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin bir savaş suçu davasında 5 Kasım 2019 tarihli kararında usul yönünden ihlal bulmanın yanı sıra başvurucular lehine tazminata hükmettiğini not eder. Mahkeme, bu karar sonrasında davada görevli savcının, Anayasa Mahkemesi’nin soruşturmanın yetersizliğine yönelik tespitleri ışığında maktulün öldürülmesine yönelik soruşturmasına devam edeceğinden şüphe duymamaktadır.

Başvurucuların, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları genelde dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulduğu için etkisiz olduğu iddiasına gelinirse, Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin soruşturmanın etkililiğini incelerken büyük oranda Mahkeme’nin kriterlerini dikkate alarak inceleme yaptığı son kararları ışığında, bu mahkemenin titizliğinden şüphe duymak için bir sebep olmadığı düşüncesindedir. Mahkeme açıkça faydasız olmayan bir bireysel başvurunun başarı ihtimaline yönelik sadece şüphelerin bu yolu kullanmamak için geçerli bir gerekçe olmadığını tekrar eder. Gerçekten de, Mahkeme, başka pek çok bağlamda yaptığı gibi, Hırvatistan aleyhine şikayetlerin kendisine getirilmesinden önce, başvurucuların kural olarak ikincillik ilkesine uygun şekilde ülkedeki en yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’ne ihlali giderme imkanı tanımaları gerektiğini tekrarlar.

Yukarıdaki tespitler doğrultusunda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin ilk kararı sonrasındaki adaptasyon sürecinden sonra, mahkemenin en güncel kararlarında incelendiği üzere bir anayasa şikayetinin, taraflara, Sözleşme Madde 2 ve 3 uyarınca yürütülen soruşturmaların etkililiğini Mahkeme’nin ilkeleri doğrultusunda incelemeye tabi tutturma olanağı sağladığı görüşündedir. Buna uygun olarak Hükümet, söz konusu yolun teoride ve pratikte etkililiğini ispat etme yükünü yerine getirmiştir.

Başvurucuların Mahkeme’ye gelmeden önce anayasa şikayetinde bulunmalarının gerekip gerekmediği meselesi 

Mahkeme eldeki davada başvurucuların bir anayasa şikayetinde bulunmadığını not eder. Başvurucular Mahkeme’ye 20 Eylül 2017’de başvurmuş, Anayasa Mahkemesi nezdindeki anayasa şikâyeti yolu ise ancak 2019’da etkili bir iç hukuk yolu haline gelmiştir. Dolayısıyla Sözleşme Madde 35 § 1 uyarınca başvurucuların Mahkeme’nin bu şikâyeti incelemesinden önce söz konusu yola başvurmalarının gerekip gerekmediği sorusu doğmaktadır.

Gerçekten de iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine ilişkin inceleme normalde Mahkeme’ye başvurunun yapıldığı tarih göz önünde tutularak değerlendirilir. Ancak, Mahkeme’nin pek çok kez belirtiği üzere bu kuralın her davanın özel koşullarının meşru kılabileceği birtakım istisnaları vardır. Mahkeme bu kuraldan daha önce özellikle sürecin aşırı uzunluğuna ilişkin olarak İtalya, Hırvatistan ve Slovakya aleyhine açılan davalarda, ülke içinde yerinden edilen ve köylerindeki eşyalarına erişimleri engellenen kişiler için öngörülen yeni bir tazminat mekanizması yönünden ve Kuzey Kıbrıs’ta mülkiyetten mahrum bırakılmaya ilişkin yeni bir başvuru yolu yönünden ayrılmıştır. Bu davalarda söz konusu başvuru yolları, benzer konuları ilgilendiren başvuruları Mahkeme nezdinde bekleyen kişilerin maruz kaldıkları Sözleşme ihlallerinin iç hukukta giderilmesi için öngörülmüştür.

Üstlendiği rolün ikincil niteliğine ağırlık vererek Mahkeme, söz konusu istisnanın bu davada da uygulanması gerektiği kanaatindedir.

Genel olarak bakılırsa, Mahkeme, Sözleşme’nin ihlaline karşı etkili bir iç hukuk yolu tanımayan Devletlerde bireylerin, aksi halde, Mahkeme’ye göre daha isabetli şekilde, öncelikle ulusal hukuk sistemi tarafından ele alınacak şikayetlerini sistematik bir şekilde Mahkeme önüne getirmek zorunda bırakılmış olacaklarını not eder. Uzun vadede böylesi bir durum, Sözleşme tarafından kurulan insan haklarının korunması sisteminin hem ulusal hem uluslararası vadede etkililiğini etkileme potansiyeline sahiptir.

Yıllar içerisinde Mahkeme Hırvatistan aleyhine Sözleşme Madde 2 ve 3 uyarınca soruşturmaların etkisizliği iddiasıyla yapılan düzinelerce başvuruyu incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, yıllarca böylesi ihlalleri incelemekten kaçındıktan sonra, uygulamasını gözden geçirerek güçlendirmiştir ve artık Mahkeme’nin içtihadını değerlendirmesine esas alarak soruşturmaların etkililiğini incelemektedir.

Bu koşullar altında Mahkeme, başvurucuların Sözleşme Madde 35 § 1 uyarınca anayasa şikayetinde bulunmaları gerektiği görüşündedir. Onları bu gereklilikten muaf tutan herhangi olağandışı bir durum tespit edememektedir. Özellikle de Hırvatistan’da, başvuruyu faydasız ve etkisiz kılacak mahiyette, Sözleşme’ye aykırı olan eylemlerin tekrarından oluşan idari pratiklerin ve Devlet makamlarınca buna yönelik resmi bir toleransın varlığının gösterilemediği görülmektedir. Bununla bağlantılı olarak, savaş suçlarına ilişkin soruşturmalar yönünden, Nježić ve Štimac v. Hırvatistan kararında Mahkeme, kovuşturma makamlarının pasif kalmadığını ve savaş suçlarının soruşturulması için kayda değer bir çabanın gösterildiğini kabul etmiştir. Özellikle 31 Aralık 2012 itibarıyla kovuşturma makamları toplamda 3,436 savaş suçu şüphelisine karşı soruşturma açmıştır ve bunların 557’si mahkumiyetle sonuçlanmıştır. Borojević ve Diğerleri v. Hırvatistan kararında Mahkeme, Hırvatistan’da Sisak bölgesinde savaş sırasında işlenen suçlara yönelik soruşturmalar ve V.M.’nin mahkumiyeti göz önünde bulundurulursa, ulusal makamların Sözleşme Madde 2 uyarınca usule ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediklerinin söylenemeyeceğine karar vermiştir.

Bundan da öte Mahkeme, başvurucuların yakınlarının ölümüne ilişkin soruşturmanın halen devam ettiğine ve Anayasa Mahkemesi’ne anayasa şikayetinde bulunma imkanının başvuruculara halen açık olduğuna dikkat çeker. Dolayısıyla, dilerlerse, Anayasa Mahkemesi’ne anayasa şikayetinde bulunma imkânı başvuruculara halen açıktır; bundan anlaşılması gereken, bu Mahkeme nezdindeki sürecin devam ettiği zaman zarfının başvurucuların aleyhine işletilmemesi gerektiğidir.

Mahkeme, Anayasa Mahkemesi sürecinin sonuçlanmasını takiben ya da bu süreç çok uzarsa şikayetlerini Mahkeme önüne getirme hakkının, eğer hala bir Sözleşme ihlalinin mağduru olduklarına inanıyor olurlarsa, başvuruculara açık olduğunu vurgular.

Son olarak Mahkeme, yukarıda ortaya konulan, Madde 2 uyarınca usule ilişkin soruşturma yükümlülüğü ile ilgili ilkelerin, Sözleşme’nin diğer maddeleri uyarınca usule ilişkin soruşturma yükümlülüğü bakımından da uygulandığını not eder. Dolayısıyla sadece Madde 2 ve 3 açısından değil, Sözleşme’nin diğer maddeleri uyarınca da Hırvatistan makamlarının usule ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmedikleri şeklindeki şikayetleri aynı titizlikle incelemek Hırvatistan Anayasa Mahkemesi’ne açıktır.

Yukarıdakiler doğrultusunda, Mahkeme Hükümetin itirazını kabul eder. Dolayısıyla başvurucuların Sözleşme Madde 2 uyarınca yaptıkları şikâyet Madde 35 § 1 ve 4 uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmelidir.

Tüm bu gerekçelerle Mahkeme, oy birliğiyle, başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.  

Çetnik: II. Dünya Savaşı’nda işgalci Mihver kuvvetlerine ve Hırvat işbirlikçilerine karşı direnmek amacıyla ortaya çıkan, ama daha çok Partizanlar olarak bilinen Tito’ya bağlı komünist gerillalarla çarpışan radikal milliyetçi, monarşist Sırp gerillalar. [Çevirmenin notu. Kaynak: Vikipedi).

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: