İçeriğe geç

İHAM’ın Grimmark v. İsveç (kek) kararının çevirisi: “Dini inancı gereği kürtaj yapmayı reddeden ebenin işe alınmadığı için inanç özgürlüğünün ve ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddiası, açıkça dayanaktan yoksundur.”

by 19/03/2020

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, dini inancı ve vicdani değerleri gereği kürtaj yapmayı reddeden, işe başvururken bu durumu bildiren başvurucunun bu sebeple işe alınmaması nedeniyle din ve vicdan özgürlüğünün ve ayrımcılık yasağının ihlal edildiği iddiasını açıkça dayanaktan yoksun bularak reddetti. 

Kararın tamamına buradan, Efekan Sadak tarafından yapılan çevirisine aşağından ulaşabilirsiniz. 

Grimmark v. İsveç, Başvuru No. 43726/17, Karar tarihi: 11.02.2020 – 12.03.2020

Olgular

Başvurucu Ellinor Grimmark, 1976 doğumlu ve Saltnes’ta yaşayan İsveç vatandaşı bir kadındır.

Başvurucu, 2010 yılında Jönköping İl Konseyi (Jönköpings läns landsting) tarafından hemşire olarak istihdam edilmiştir. 1 Temmuz 2012 tarihinde Högland Hastanesi’ndeki geriatrik rehabilitasyon kliniğinde kalıcı olarak hemşirelik görevi almıştır. Ağustos 2012’de üç dönem boyunca ebe olarak eğitim alması için izin verilmiştir.

2013 baharında eğitimler sırasında, başvurucu Högland Kadın Kliniği’nde bir yaz işi alacaktır. İşe başlamadan önce, işverenine, dini inancı ve vicdan temelinde kürtaj yapmada yardımcı olamayacağını bildirmiştir. Birkaç gün sonra başvurucu hastane tarafından aranmış ve yaz süresince ya da başkaca herhangi bir tarihte klinikte çalışmasının hoş karşılanmayacağı söylenmiştir.

Başvurucu, 21 Temmuz 2013 tarihinde Ryhov Kadın Kliniği’ne çalışma saatleri bakımından çok esnek olduğunu belirtmiştir, ancak dini inanç ve vicdanına aykırı olması sebebiyle kürtaj yapamayacağını söylemiştir.

Başvurucunun aktardığına göre, kendisine Temmuz ve Ağustos 2013’te klinikte bir yaz işinin sorun olmayacağı söylenmiştir. Bu durum 2013 sonbaharında tekrar doğrulanmıştır. Buna rağmen Aralık 2013’te başvurucu ebe eksikliği olduğu yaygın olarak bilinmesine rağmen, yaz aylarında bile kürtaj gerçekleştirmekten muaf tutulamayacağını söyleyen bir elektronik posta almıştır.

Bu esnada, başvurucu Högland Hastanesi ve Ryhov Kadın Kliniği’ndeki tutumlar nedeniyle Ayrımcılık Ombudsman’ına şikâyette bulunmuştur.

Medya, kamuya açık belgeler aracılığıyla başvurucunun bekleyen davasını öğrenmiş ve yerel bir gazete için başvurucuyla görüşme gerçekleştirmiştir. Haber 23 Ocak 2014’te yayınlandıktan sonra, Värnamo Hastanesi’ndeki personel alma memurları başvurucuyla temasa geçerek başvurucuya hastanede çalışmasının artık mümkün olmayacağını söylemişlerdir. Başvurucuya kürtaj ile uzlaşması ve fikrini değiştirmesi için danışmanlık teklif edilmiştir.

10 Nisan 2014’te Ayrımcılık Ombudsmanı şikâyette hiçbir ayrımcılık bulmamış ve dosyayı kapatmıştır. Başvurucu, kürtaja katılmanın ebenin profesyonel rolünün bir parçası olduğunu belirtmiştir. İşin bir kısmını yerine getirmeyi reddedeceğini söyleyen başvurucunun, tüm görevlerini yerine getirebilecek ebelerle karşılaştırılabilir bir durumda olmadığı saptanmıştır. Başvurucunun dini inancı da tehlikede değildir; işin bir kısmını dini gerekçeler dışında bir sebeple reddeden başka bir ebenin, başvurucudan farklı muamele görmeyeceği belirtilmiştir. Dolayısıyla doğrudan bir ayrımcılık söz konusu değildir. Dolaylı ayrımcılığa gelindiğinde, Ayrımcılık Ombudsmanı, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin içtihadına, özellikle de Eweida v. Birleşik Krallık davasına atıfta bulunarak, başvurucunun dini inancının Sözleşme’nin 9. maddesi ile korunduğunu tespit etmiştir.

Bununla birlikte, İsveç mevzuatına göre, işverenler, bir çalışanın, söz konusu çalışma kapsamından doğan tüm görevleri yerine getirmesini talep etme hakkına sahiptir. Bu nedenle Kürtaja katılma zorunluluğu ‘‘yasa ile öngörülmüş’’ ve İsveç Devleti’nin kürtaja etkili erişim garantisi vermesi sebebiyle sağlığın korunması meşru amacını takip etmiştir.  Başvurucunun din özgürlüğüne yapılan müdahale de orantılıdır. Dolayısıyla Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlali söz konusu değildir.

12 Kasım 2015 tarihinde Jönköping Bölge Mahkemesi (tingsrätten), başvurucunun Högland Hastanesi’nde kaybettiği işiyle ilgili şikayetlerinin, o hastanenin bir üyesinin kendisine hakaret ettiği iddiasının ve ilaveten öğrenci maaşının kesilmesiyle ilgili şikayetinin zamanaşımına uğradığını tespit etmiştir. Geri kalanı ile ilgili olarak, mahkeme, dini temelde ayrımcılığa maruz kalmadığını tespit ederek başvurucunun davasını reddetmiştir.

Bölge Mahkemesi, Ayrımcılık Ombudsmanı’nın kanılarına, bir ebenin bu tür bir işin kapsamına giren tüm görevleri, kürtajı dahi, yerine getirebilmesi gerekmesinin haklı ve zaruri bir tarafsız zorunluluk olduğu konusunda katılmıştır. Ek olarak, bu zorunluluğun din özgürlüğünün ihlali iddiasıyla hiçbir bağlantısı yoktur. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 9. maddesi ihlal edilmemiştir. Mahkeme ayrıca, İsveç Ayrımcılık Yasası’nın Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca etkili bir hukuk yolu sağladığına ve başvurucunun buna tam olarak erişebildiğine karar vermiştir.

Başvurucu, Temyiz Mahkemesi’ne (Hovrätten) başvurmuştur. Talep üzerine dava İş Mahkemesi’ne (Arbetsdomstolen) aktarılmıştır. 12 Nisan 2017 tarihinde, İş Mahkemesi, kesin bir kararla, başvurucunun tüm iddialarını reddetmiştir. Başvurucunun dini inancının Sözleşme’nin 9. maddesi ile korunduğuna karar vermiştir. Ancak, başvurucunun boş pozisyona özgü tüm görevleri yerine getirme niyetinde olmadığı için pozisyonunu yitirmesi, doğrudan ayrımcılık oluşturmadığı gibi, Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlali anlamına da gelmemektedir. Çalışmanın bir bölümünü başka herhangi bir gerekçeyle reddeden diğer tüm ebeler, başvurucuyla aynı şekilde muamele görecektir. Dolayısıyla, başvurucu, Sözleşme’nin 14. maddesi bağlamında ayrımcılığa maruz kalmamıştır.

Dolaylı ayrımcılık konusunda, İş Mahkemesi, İsveç mevzuatına göre, işverenlerin, bir çalışanın söz konusu çalışma kapsamından doğan tüm görevleri yerine getirmesini ve yasallık kriterlerinin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olduğunu tespit etmiştir. Sadece doktorlar kürtaj gerçekleştirme talebinde bulunabilse de, ebeler genellikle ilaçlarla kürtaj gerçekleştirerek bu talepleri yerine getirmektedirler. İşverenler, çalışmanın nasıl organize edileceğine karar verme konusunda büyük esnekliğe sahiptir ve mevcut davada bu hak ihlal edilmemiştir. Müdahale, kürtaja erişmeye çalışan kadınların sağlığını koruma meşru amacını taşımaktadır.

İş Mahkemesi, İsveç Devletinin Kürtaj Yasası uyarınca kürtaja erişimi garanti etme yükümlülüğüne sahip olduğunu, zira bunun yapılmamasının, kürtaja erişmeye çalışan kadınların Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca özel hayatlarına saygı gösterme hakkını ihlal edeceğini belirtmiştir. Başvurucunun din özgürlüğüne müdahale, meşru bir amaca ulaşmak açısından orantılı ve gerekçelidir. Dolayısıyla başvurucuya karşı dolaylı ayrımcılık da yapılmamıştır. Ayrıca, İş Mahkemesi, başvurucunun, iş ararken, açık pozisyona özgü görevlerin, dinini açıkça ortaya koyma olasılıkları bakımından kendisini sınırlayabileceğini bildiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 9. ve 14. maddeleri ihlal edilmemiştir.

İş Mahkemesi ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesi ile ilgili olarak, 23 Ocak 2014 tarihli gazete haberi yayınlandığında Värnamo Hastanesi ile hiçbir bağlayıcı iş sözleşmesi yapılmadığını tespit etmiştir. Başvurucuyu istihdam etmemenin nedeni, makalenin içeriği değil, gerekli tüm görevleri yerine getirmesi için başvurucunun sahip olduğu mesleki sınırlardır. Ayrıca başvurucu il konseyi tarafından istihdam edilerek hemşire olarak çalıştığı 2016’ya kadar kürtajla ilgili görüşlerini ifade etmeye devam etmiştir.

Başvurucunun ihlal iddiaları

Başvurucu, Sözleşme’nin 9. maddesi uyarınca, ebe olarak çalışmasının yasaklanması suretiyle, İsveç makamlarının başvurucunun düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına müdahale ettiğini ve bu müdahalenin kanunla öngörülmediğini, meşru bir amaç taşımadığını, ihtiyari ve keyfi olduğunu iddia etmiştir. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını veya orantılı olmadığını ileri sürmüştür.

Ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca, medya aracılığıyla görüş bildirdiği için ifade özgürlüğünün ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuştur.

Başvurucu, dini inançları ve kürtaj konusundaki kamuoyu nedeniyle daha az olumlu muamele görmesi temelinde Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca kendisine karşı ayrımcılık yapıldığı konusunda şikayette bulunmuştur.

İlgili hukuk

Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki şikayet

Mahkeme, din özgürlüğünün öncelikle bireysel düşünce ve vicdan meselesi olduğunu yinelemektedir. Sözleşme’nin 9. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen hakkın bu yönü; herhangi bir dini inanca sahip olmak ve din veya inancı değiştirmek, mutlak ve koşulsuzdur. Ancak, Madde 9 § 1’de de belirtildiği üzere, din özgürlüğü kişinin inancını tek başına ve özel olarak dışa vurma özgürlüğünü de kapsadığı gibi, aynı zamanda başkalarıyla ve toplum içinde uygulama özgürlüğünü de kapsamaktadır. Dini inancın tezahürü ibadet, öğretim, uygulama ve gözlem şeklini alabilmektedir.

Bir kişinin dini inancının tezahürünün başkaları üzerinde bir etkisi olabileceğinden, Sözleşme’nin hazırlayıcıları din özgürlüğünün bu yönünü, madde 9 § 2’de belirtilen şekilde nitelendirmektedirler. Bu ikinci paragraf, bir kişinin din veya inancı açıklama özgürlüğüne getirilen herhangi bir kısıtlamanın, yasalarla öngörülmesi ve demokratik bir toplumda burada belirtilen meşru amaçlardan bir veya daha fazlasının taşıması gerektiğini öngörmektedir.

Mahkeme içtihadı uyarınca, Mahkeme, Taraf Devletlere, bir müdahalenin gerekli olup olmadığı ve ne ölçüde gerekli olduğuna karar vermede belirli bir takdir payı bırakmaktadır. Mahkeme’nin görevi, ulusal düzeyde uygulanan müdahalelerin ilke olarak gerekli ve orantılı olup olmadığını belirlemektir (bkz. Leyla Şahin, § 110 ve yukarıda anılan Eweida ve Diğerleri, § 84).

Mahkeme, başvurucunun dini inancı ve vicdanı nedeniyle kürtaja yardım etmeyi reddetmesinin, Sözleşme’nin 9. maddesi uyarınca korunan dini bir tezahürü oluşturduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 9 § 1. maddesi uyarınca din özgürlüğüne bir müdahale gerçekleşmiştir. Bu müdahale, yerel mahkemeler tarafından da kabul edildiği gibi, İsveç yasaları uyarınca, bir çalışanın kendisine verilen tüm iş görevlerini yerine getirme görevi altında olması sebebiyle yasayla öngörülmüştür (bkz. Wretlund v. İsveç, No. 46210/99, 9 Mart 2004). Mahkeme, bu nedenle müdahalenin İsveç hukukunda yeterli bir dayanağa sahip olması ve yasa tarafından öngörülmesinden tatmindir. Ayrıca kürtaja erişmeye çalışan kadınların sağlığını korunması için meşru bir amaç taşımaktadır.

Ayrıca müdahale demokratik bir toplumda gerekli ve orantılıdır. Mahkeme, İsveç’in ülke genelinde kürtaj hizmetleri sağladığını ve bu nedenle sağlık sistemini organize etme konusunda pozitif bir yükümlülüğü olduğunu gözlemlemektedir; öyle ki sağlık profesyonellerinin mesleki bağlamda vicdan özgürlüğünü etkin bir şekilde kullanması, bu tür hizmetlerin verilmesini engellemeden sağlanmalıdır. Tüm ebelerin göreve özgü tüm görevleri yerine getirebilmeleri şartı orantısız ya da haksız değildir. İşverenler, İsveç yasalarına göre, işin nasıl görüleceğine karar verme konusunda büyük esnekliğe ve çalışanların işlerine özgü tüm görevleri yerine getirmelerini isteme hakkına sahiptir. Bir iş sözleşmesi imzalanırken, çalışanlar doğal olarak bu görevleri kabul ederler. Mevcut davada, başvurucu gönüllü olarak ebe olmayı seçmiş ve bunun kürtaj vakalarına da yardımcı olması anlamına geleceğini bilerek uygun pozisyona başvurmuştur. Ayrıca, retler sonucunda, başvurucu işsiz bırakılmamış; görev yaptığı ve Mart 2016’ya kadar çalıştığı Högland Hastanesi’nde hemşire olarak çalışmaya devam edebilmiştir.

Ayrıca Mahkeme, yerel mahkemelerin farklı hakları birbirleriyle dikkatlice dengelediğini, yeterli ve ilgili muhakemeye dayanan ayrıntılı sonuçlar verdiğini kaydetmektedir. Böylece farklı, birbiriyle rekabet eden çıkarlar arasında uygun bir denge kurulmuştur. Dolayısıyla, Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğini tespit etmiştir.

Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyet

Başvurucu, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca, görüşlerini medyada ifade etmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre, ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun temel dayanaklarından biridir. Demokratik toplumun ilerlemesi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesi için temel koşullardan birini oluşturmaktadır. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına tabi olmak kaydıyla, yalnızca olumlu, rahatsız edici olmayan veya önemsiz olarak kabul edilen “bilgi” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda rencide edici, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, ‘‘demokratik toplumun’’ olmazsa olmaz çoğulculuğunun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin talepleridir. Bu özgürlük, 10 § 2 maddesinde belirtilen, ancak kesinlikle yorumlanması gereken istisnalara tabidir. Herhangi bir kısıtlama ihtiyacı ikna edici bir şekilde oluşturulmalıdır (bkz, örneğin, Lingens v. Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 41, Seri A No. 103 ve Nilsen ve Johnsen v. Norveç [BD], No. 23118/93, § 43, AİHM 1999-VIII).

“Gerekli” sıfatı, 10 § 2 maddesi anlamında, “acil sosyal ihtiyacın” varlığını ima etmektedir. Taraf Devletlerin, böyle bir ihtiyacın olup olmadığını değerlendirmede belirli bir takdir payı bulunmaktadır. Ancak bu takdir payı Avrupa denetimiyle birlikte ilerlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, bir “kısıtlamanın” 10. madde ile korunan ifade özgürlüğü ile uzlaşılabilir olup olmadığı konusunda nihai kararı vermeye yetkilidir (bkz. Janowski v. Polonya [GC], No. 25716/94, § 30, AİHS 1999-I).

Mahkeme’nin denetimini yerine getirme görevi, ulusal makamların yerini almak yerine, bir bütün olarak dava ışığında, devletlerin takdir yetkileri doğrultusunda aldıkları kararları madde 10 uyarınca gözden geçirmektir (bkz. diğer yetkililer, Fressoz ve Roire v. Fransa [BD], No. 29183/95, § 45, AİHM 1999-I).

Mahkeme, İş Mahkemesi’nin başvurucunun Värnamo Hastanesi ile herhangi bir bağlayıcı iş sözleşmesi imzalamadığını tespit ettiğini belirtmektedir. Dolayısıyla, başvurucunun röportajı 23 Ocak 2014 tarihinde yerel gazetede yayınlandığında, başvurucu ile hastane arasında bağlayıcı bir iş sözleşmesi bulunmamaktadır.

Başvurucu, gazete haberinin bir sonucu olarak Värnamo Hastanesi tarafından istihdam edilmediğinden ifade özgürlüğüne bir müdahale olduğunu ileri sürmüştür. Öte yandan, İş Mahkemesi, başvurucuyu istihdam etmeme nedeninin, haberin içeriği değil, gerekli tüm görevleri yerine getirmesi için sahip olduğu “mesleki sınırlamalar” olduğunu tespit etmiştir.

Mahkeme, başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca ifade özgürlüğüne ayrı bir müdahale bulunmadığı kanaatindedir. Gazete haberinin yayınlanmasının, Värnamo Hastanesi’ndeki iş fırsatını kaybetmesi dışında, başvurucu üzerinde olumsuz etkiler yarattığı iddia edilmemiştir. Mahkeme bu konuyu daha önce incelemiş ve Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Eşdeğer sonuçlar Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca da geçerlidir.

Sonuç olarak Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğini tespit etmiştir.

Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamındaki şikâyet

Son olarak, başvurucu, Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca kendisine karşı ayrımcılık yapıldığı konusunda şikâyette bulunmuştur.

Mahkeme, Sözleşme’nin 14. maddesinin, Sözleşme ve Protokollerinin diğer esas hükümlerini tamamladığını yinelemektedir. Söz konusu maddenin bağımsız bir varlığı yoktur, çünkü yalnızca bu hükümlerle korunan “haklardan ve özgürlüklerden yararlanma” ile ilgili olarak etkilidir. Söz konusu olgular, bu hükümlerden birinin veya daha fazlasının kapsamına girmediği sürece, başvurucunun ihlal iddiasına yer bırakmaz. (bkz. örneğin, EB v. Fransa [BD], No. 43546/02, § 47, 22 Ocak 2008 ve Vallianatos ve Diğerleri v. Yunanistan [BD], No. 29381/09 ve 32684/09, § 72, AİHM 2013 ).

Mahkeme içtihadı uyarınca, 14. madde bağlamındaki bir meselenin söz konusu olabilmesi için, görece benzer durumlardaki kişilerin maruz kaldığı muamelelerde bir farklılık olması gerektiği tespit edilmiştir. Eğer nesnel ve makul bir gerekçesi yoksa, böyle bir muamele farkı ayrımcıdır. Diğer bir deyişle, meşru bir amaç izlemiyor veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmeye çalışılan amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurulamıyor ise böyle bir muamele ayrımcılık teşkil edecektir.

Mevcut davada, başvurucunun durumunu Sözleşme’nin 9. ve 10. maddeleri kapsamına girdiği açıktır. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 9. ve 10. maddeleri ile birlikte ele alınan 14. maddesi uygulanır.

Mahkeme, başvurucunun Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamındaki şikayetinin, Sözleşme’nin 9. ve 10. maddeleri uyarınca, dini inançları ve kürtaj konusundaki kamuoyu nedeniyle daha az olumlu muamele gördüğüne dair şikayetleri ile ilgili olduğuna dikkat çekmektedir. Başvurucu şikayetlerinde, durumunu kürtajlar da dahil olmak üzere boş pozisyona özgü tüm görevleri yapmak isteyen ebelerin durumuyla karşılaştırmıştır.

Mahkeme, başvurucunun durumunun, kürtaj yapmayı kabul eden diğer ebelerin durumu ile karşılaştırılmaya yetecek kadar benzemediğini değerlendirmektedir. Dolayısıyla, başvurucu, bu ebeler ile aynı durumda olduğunu iddia edemez.

Sonuç olarak Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğini tespit etmiştir.

Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,

Başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: