İçeriğe geç

12 Eylül darbesinden sonra kışlada ölü bulunan kişiyle ilgili başvurucuların uzun süre hareketsiz kalması ve zaman bakımından yetki nedeniyle kabul edilemezlik bulunan İHAM’ın Çelik v. Türkiye kararının çevirisi

by 07/07/2020

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 1980 darbesinden sonra askeri kışlada asılı halde ölü bulunan İrfan Çelik’in ölümüyle ilgili başlatılan soruşturmada 1985 yılında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini; bu karardan 24 yıl sonra, 2009 tarihinde yeniden suç duyurusunda bulunmasını dikkate alarak, başvurucunun aradan geçen 24 senede hareketsiz kalması ve Türkiye’nin İHAM’a bireysel başvuru hakkını tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihinden önce meydana gelen olaylar nedeniyle ihlal iddialarını incelemeye zaman yönünden (ratione temporis) yetkili olmadığı sonucuna varmıştır.

Fransızca yazılan kararı buradan okuyabilirsiniz. Kararın Türkçe çevirisi, Muhammed Canpolat tarafından yapıldı. 

Mukaddes Çelik v. Türkiye, Başvuru no. 56840/10, Karar tarihi: 28.04.2020

20 Temmuz 2010 tarihinde yapılan başvuru ve taraflarca sunulan gözlemler sonucunda İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İkinci Daire) devam eden kararı vermiştir:

OLAYLAR

1954 doğumlu olan ve İstanbul’da ikamet eden başvurucu Mukaddes Çelik, Mahkeme önünde Av. Ö. Gümüştaş tarafından temsil edilmektedir. Türk hükümeti ise görevlileri tarafından temsil edilmektedir.

Olayların Özeti

Dosyanın koşulları, başvurucular tarafından sunulduğu şekilde, devamdaki gibi özetlenebilir.

İrfan Çelik’in yakalanması ve ölümü

26 Haziran 1980 tarihinde başvurucunun eşi, İrfan Çelik, gözaltına alınmış ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nün tesislerine konulmuştur.  10 Temmuz 1980 tarihinde ise sahte kimlik belgesi bulundurmak ve 3 kişinin öldürülmesi sebepleriyle tutuklanmıştır ve Davutpaşa Kışlası’na nakledilmiştir.

12 Eylül 1980 tarihinde bir askeri darbenin ardından ülkede sıkıyönetim ilan edilmiştir. Yasama ve yürütme erkleri, darbenin ardından oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi’ne devredilmiştir. 1982 Anayasası kapsamında, bu Konsey ve Kurucu Meclis tarafından oluşturulan hükümetlerin üyeleri, 12 Eylül 1980’den darbe sonrası ilk seçimlerin gerçekleştiği 6 Kasım 1983 tarihine kadar alınan kararlara ilişkin olarak cezai, maddi ve yargısal dokunulmazlıktan yararlanmaktaydı.

14 Eylül 1980 tarihinde, İrfan Çelik, Davutpaşa Kışlası nezarethanelerinde asılı bulunmuştur.

İrfan Çelik’in ölümü üzerine yürütülen ceza soruşturması

Aynı gün İrfan Çelik’in ölümünün öğrenilmesinin ardından, İstanbul askeri savcısı tarafından re’sen bir soruşturma açılmıştır. Savcı ölümün gerçekleştiği yere gidip olay yeri incelemesinde bulunmuştur. Ölüm sonrası yapılan inceleme sonucunda merhumun; kollarında, omuzlarında ve alnının sağ tarafında birtakım lezyonlar ve çürükler bulunduğu ortaya çıkmıştır. Ölüm sebebi kesin olarak belirtilmemiş olup İstanbul Adli Tıp kurumundan otopsi talep edilmiştir. Olay günü görevli olan askeri personel, gardiyanlar ve merhumu kalorifer borusuna asılı bulan hücre arkadaşı H.K.’nın da aralarında bulunduğu birçok tutuklu dinlenmiştir. H.K., İrfan Çelik’in kendisine dövüldüğünü söylediğini ifade etmiştir.

15 Eylül 1980 günü cezaevi müdürü A.Ö. dinlenmiş ve aynı gün Adli Tıp Kurumunca otopsi gerçekleştirilmiştir. 17 Eylül 1980 tarihinde, sorgulananlardan biri olan H.A.; vardığında kalp masajı yaptığını ama İrfan Çelik’in zaten ölmüş olduğunu ve boynunda ip izleri olduğunu belirtmiştir.

5 Kasım 1980 tarihinde Adli Tıp Kurumu otopsi raporunda, ölümün yüksek ihtimalle asılmadan kaynaklı mekanik asfiksi’ne (solunum yolundaki engeller sebebiyle boğulma) dayandığı belirtilmiş ve ölüm sebebinin daha kesin belirlenebilmesi için raporun ihtisas kurullarına gönderilmesi tavsiye edilmiştir.

11 Kasım 1982 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumunca düzenlenen değişik raporları göz önünde bulundurarak İstanbul askeri savcısı, İrfan Çelik’in kendini asarak intihar ettiği ve ölümünün ne müdahale ne de ihmal suretiyle üçüncü bir kişiye yüklenemeyeceği sonucuna varmış ve ayrıca kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucu 29 Kasım 1982 tarihinde bu karara itiraz etmiştir. 31 Aralık 1982’de İstanbul Askeri Mahkemesi, ölüm sebebinin daha kesin belirlenebilmesi için Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu’nun ek araştırmalar yapmasına karar vermiştir. 21 Şubat 1985’te İstanbul askeri savcısı Adli Tıp Kurumu’nun raporunu İhtisas Kurulu’na göndermiştir. 27 Mart 1985 tarihinde İhtisas Kurulu yayımladığı raporunda; İrfan Çelik’in asılma sebebiyle öldüğü, gözlemlenen lezyonların asılmadan kaynaklandığı ve kendisini astığı sonuçlarına ulaşmıştır.

Ardından, bilinmeyen bir tarihte İstanbul Askeri Savcısı kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş ve 10 Mayıs 1985’te İstanbul Askeri Mahkemesince bu karar onaylanmıştır. 28 Ocak 1987 tarihinde ise Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (“Sözleşme”) kapsamında bireysel başvuru hakkını tanımıştır.

Başvurucu tarafından 2009’da yapılan şikâyet

25 Eylül 2009 tarihinde Başvurucu, eşinin 14 Eylül 1980’de gerçekleşen ölümüyle alakalı olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde suç duyurusunda bulunmuştur. Hakkında suç duyurusunda bulunulan kişiler cezaevi müdürü, o vakitte görevde olan İstanbul Emniyet müdürlüğü polisleri ve askeri darbeyi gerçekleştiren generallerdir. Ayrıca başvurucu, bu ölümün bireysel bir suçtan kaynaklanmadığını, aksine askeri darbenin ardından devlet tarafından yönetilen planlı bir baskının parçası olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucuya göre eşinin ölümünü, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 75. maddesi anlamında, insanlığa karşı işlenmiş ve doğası gereği zamanaşımına uğramayan bir suç olarak değerlendirilmelidir.

  1. a) Davutpaşa Kışlası Cezaevi Müdürü aleyhindeki suç duyurusu

7 Kasım 2009’da Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, askeri otoritelerce alınan 10 Mayıs 1985 tarihli karara atıf yaparak ve kamu görevlileri aleyhine suçlamaların zaten düşürüldüğünü belirterek, olayların gerçekleştiği tarihte görevde olan cezaevi müdürü için kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiştir. 10 Kasım 2009’da başvurucu bu karara itiraz etmiştir.  İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi, suçta ve cezada kanunilik ilkesine bağlı olarak uygulanacak kanunun o dönemde yürürlükte olan kanun olduğunu ve sonradan yürürlüğe giren kanunun sadece lehte olması halinde uygulanacağını hatırlatarak 28 Kasım 2009’da bu itirazı reddetmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, olayda yeni ceza kanununda öngörülen 20 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiği sonucuna varmıştır. Devamında, olayların zamanaşımına uğramış olması sebebiyle kamu davasının açılmamasına karar verilmiştir.

  1. b) İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevlileri aleyhindeki suç duyurusu

30 Kasım 2009’da Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı, askeri otoritelerce alınan 10 Mayıs 1985 tarihli karara atıf yaparak olayda TCK m. 102 § 1 uygulansa dahi zamanaşımı süresinin geçmiş olacağını belirterek kamu davasının düştüğünü belirtmiş ve kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiştir. Beyoğlu Sulh Ceza Hakimliği’nin 16 Ocak 2010 tarihli kararıyla kovuşturmaya yer olmadığı kesinleşmiş ve bu karar 9 Şubat 2010 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

  1. c) 12 Eylül 1980 Darbesi’ni yapan generaller aleyhindeki suç duyurusu

14 Kasım 2009 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı, hâlihazırda aynı olaylar üzerine 10 Mayıs 1985’te bir karar verilmiş olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiştir. Başvurucunun 14 Aralık 2009 tarihli itirazı üzerine, İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi 16 Ocak 2010’da bu itirazı reddetmiştir ve karar 9 Şubat 2010 ‘da başvurucuya tebliğ edilmiştir.

İlgili Hukuk

Mahkeme aşağıda sıralananları hatırlatmıştır :

  • 5982 sayılı kanunla yürüklükten kaldırılan, 1982 Anayasası 15. maddesi ;
  • Eski ceza kanunu maddeleri 2, 102, 107, 243, 245 ve 452 ;
  • TCK maddeleri 67, 77 ve 94 ;
  • Anayasa Mahkemesi’nin Zeycan Yedigöl (no. 2013/1566, 10 Kasım 2015) kararı ;
  • Türkiye’nin taraf olmadığı 1974 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Avrupa Sözleşmesi”.

ŞİKÂYETLER

Başvurucu, Sözleşme madde 2 ve 3’ü öne sürerek, eşine gözaltındayken ve cezaevindeyken işkence edildiği iddiasının yanında, eşinin ölümünün bahsi geçen işkencelere bağlı olarak gerçekleştiği iddiasını ileri sürmüştür. Başvurucu, tanıklar olmasına rağmen iddia edilen işkence suçlarına ilişkin soruşturma açılmadığından şikâyet etmiştir. Aynı zamanda, başvurucuya göre eşinin ölümüyle alakalı olarak otoritelerce etkili bir soruşturma yürütülmemiştir.

Bu anlamda başvurucu, otopsi raporunda ve ölüm sonrası düzenlenen raporda yer alan bulgulara itiraz etmektedir. Ayrıca başvurucu, 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde ve devamında gözaltına alınan kişilere işkence yapılmasının bir pratik halini almış olduğunu ve yaygın olduğunu iddia etmektedir.

Ayrıca başvurucu, Sözleşme madde 2 ve 3 kapsamındaki şikâyetleri için etkili bir soruşturma yürütülmediği için Sözleşme madde 6 ve 13’ün de ihlal edildiği iddiasındadır. Başvurucu, tanıkların dinlenmesine bağlı olarak yeni deliller elde edilebileceğini belirterek soruşturmanın yeniden açılması talebinde bulunduğunu ibraz etmektedir. Başvurucu, yetkili ulusal makamların bu talebini olayların zamanaşımına uğradığı ve bir soruşturmanın yürütülmüş olması gerekçeleriyle reddettiklerini belirtmektedir. Başvurucu, yürütülen bu soruşturmaya katılma imkânı bulamadığını, işkencenin TCK’ya göre insanlığa karşı suçlardan sayıldığını ve dolayısıyla zamanaşımına tabi olmadığını ifade etmiştir. Ayrıca zamanaşımının bir muhakeme kuralı olduğunu ve eski ceza kanununda yer alan zamanaşımı kurallarının kazanılmış hak olarak düşünülmemesi gerektiğini eklemiştir.

HUKUK

Sözleşme Madde 2’nin İhlali İddiası Üzerine

Başvurucu, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası, tutukluyken eşine ölünceye kadar işkence edildiğini iddia etmektedir. Ayrıca başvurucu, Sözleşme madde 2 ve 3’e ilişkin ihlal iddialarını öne sürebileceği etkili iç hukuk yolları olmadığından şikâyetçidir. Başvurucunun şikâyetlerinin yapısına ve olayların gelişimine bağlı olarak Mahkeme, mevcut davadaki esas hukuki problemin Sözleşme madde 2 kapsamında olduğu kanaatindedir. Madde 2’nin ilgili kısmı şu şekildedir :

     “1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur (…) ”

İlk değerlendirmeler

Mahkeme, Türkiye’nin Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkını tanıdığı deklarasyonun 28 Ocak 1987’de yürürlüğe girdiğini ve Sözleşme organlarının Türkiye’ye ilişkin yetkisinin bu tarihten itibaren başladığını hatırlatır. 23 Eylül 2012’den itibaren ise Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru hakkı yürürlük kazanmış ve tüm başvurucular, prensipte, Mahkeme’ye başvurmadan önce bu yolu tüketmelidir.

Olayda başvurucu iç hukuk yollarını 18 Ocak 2010 tarihinde tüketmiş ve anayasal bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girmesinden yaklaşık 2 sene 2 ay önce 20 Temmuz 2010’da Mahkeme’ye başvurmuştur. Mahkeme sonuç olarak değerlendirmesini, şikâyetlerin 18 Ocak 2010’a kadar yürütülen prosedürlerle sınırlandırmıştır. Bu prosedürlerin amacı ise başvurucunun eşinin 26 Haziran 1980’de yakalandıktan sonra hangi şartlar altında öldüğünün tespit edilmesidir.

Bununla beraber Mahkeme, Hükümet tarafından verilen bilgileri, özellikle Anayasa Mahkemesi’nin Zeycan Yedigöl başvurusu kararını, dikkate almaktadır. Mahkeme, mevcut olay kapsamında, başvurucunun iç hukuk yollarını tükettiği tarihten sonraki ulusal içtihadın gelişimi üzerinde değerlendirme yapmaya yetkili değildir. Buna karşın Mahkeme, tarafların bahsi geçen bu karara ilişkin görüş bildirmediklerini gözlemlemiştir. Sonuç olarak, Mahkeme bu içtihattan doğan prensipleri değerlendirmesinde ele almayacaktır.

İlk itirazlar

Hükümet, birden çok kabul edilebilirlik itirazında bulunmuştur. İlk olarak Hükümet, başvurunun zaman bakımından yetkisizlik (ratione temporis) sebebiyle reddedilmesi gerektiğini savunmaktadır. Hükümet; Mahkeme’nin içtihadına atıf yaparak ve Türkiye’nin Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkını 28 Ocak 1987’de tanıdığını hatırlatarak, ilgili ceza prosedürünün 10 Mayıs 1985’te yani tanımadan yaklaşık 2 sene önce son bulduğunu savunmuştur. Hükümet, başvurucunun 25 sene boyunca hareketsiz kaldığını ve 25 Eylül 2009’a kadar şikâyetlerini ulusal makamlar önüne götürmediğini eklemiştir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi tarafından Zeycan Yedigöl başvurusunda verilen karara dayanarak, 1982 Anayasası geçici 15. maddesinin yürürlükte olan zamanaşımı süresini kesmediğini ve Sözleşme madde 2 ve 3’ten doğan usuli soruşturma yükümlülüğünü yeniden başlatacak nitelikte bir husus olmadığını savunmuştur.

İkinci olarak Hükümet, başvurucunun 6 ay kuralına uymadığını ve hangi sebeplerden ötürü ceza soruşturmalarının bittiği tarih olan 10 Mayıs 1985’ten 25 Eylül 2009’a kadar hareketsiz kaldığını açıklamadığını belirtmiştir. Devamında Hükümet, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediği iddiasındadır. Hükümet’e göre, 1985’te sonuçlanan soruşturmalara göre eşi intihar etmiş olduğundan, başvurucunun devlete karşı tazminat davası açması gerekmekte iken başvurucu bunu yapmamıştır.

Başvurucu, Hükümetçe öne sürülen kabul edilebilirlik itirazlarına karşı çıkmaktadır. Başvurucu, yeni deliller elde edilmesi veya olayda olduğu gibi yeni bir durumun ortaya çıkması halinde TCK’nın, aynı olaylar için yeni bir soruşturma açılmasına izin verdiğini savunmaktadır.

Başvurucu; ulusal organlarca verilen tüm kararlara itiraz ettiğini, haliyle iç hukuk yollarını tükettiğini ve son olarak başvurusunu iç hukuk yollarının tüketilmesini takip eden altı ay içerisinde yaptığını savunmaktadır.

Mahkemenin değerlendirmesi

Mahkeme mevcut olaydaki başvurunun değerlendirilmesi için yetkili olup olmadığı hususunda emin olmalıdır.  Mahkeme, ilgili devlet için Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten önce (date critique/kritik tarih) vuku bulan ölümlere ve kötü muamelelere ilişkin usuli soruşturma yükümlülüğüyle alakalı olarak, Silih v. Slovenya davasında tanımladığı zaman yönünden yetkisinin sınırlarına, Janowiec ve diğerleri v. Rusya davasında açıklık getirmiştir.

Bu son davada Mahkeme; öncelikle zaman bakımında yetkisinin usuli nitelikte olan ve ilgili devlet için Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden sonra tamamlanan veya tamamlanmış olması gereken işlemlerle sınırlı olduğunu ve ayrıca madde 2 ve 3’ten kaynaklanan usuli yükümlülüğü tetikleyen olay ile Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi arasında sıkı bir ilişkinin varlığı ile bağlı olduğu sonuçlarına varmıştır. Ayrıca Mahkeme; bu ilişkinin öncelikle tetikleyici olay ile kritik tarihin zamansal yakınlığı ile tanımlandığını, bu iki unsurun görece kısa olan ve normalde 10 seneden az bir zaman aralığı ötesinde ayrılamayacağını ve buna karşın zamansal yakınlık kriterinin tek başına nihai belirleyici olmadığını eklemiştir. Bu anlamda Mahkeme, yalnızca eğer soruşturmanın asli kısmı – yani olayların ve faillerin sorumluluklarının tespitini hedefleyen usuli işlemlerin önemli bir kısmının tamamlanması – Sözleşme organları önünde yürürlük tarihinden sonra vuku buluyorsa veya vuku bulmuş olması gerekiyorsa, bu ilişkinin kurulabileceğini belirtmiştir.

Mahkeme, Türkiye’nin Sözleşme’yi 1954’te onayladığını ancak 28 Ocak 1987 tarihine kadar Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkını tanımadığını ve dolayısıyla bu son tarihle alakalı olarak Mahkeme’nin yetkisinin belirlenmesi için yukarıda atıf yapılan içtihadın gerekli değişikliklerle (mutatis mutandis) uygulandığını not eder. Mahkeme, başvurucu tarafından madde 2 kapsamında öne sürülen şikâyetin 26 Haziran 1980’den eşinin öldüğü 14 Eylül 1980’e kadar gerçekleşen olayları ilgilendirdiğini belirtir. Taraflarca sunulan bilgilerden; olay zamanında yetkili askeri otoritelerin başvurucunun eşinin ölümü üzerine re’sen bir ceza soruşturması açtığı, başvurucunun bu soruşturmalara katılım sağladığı ve askeri savcı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edebildiği görülmüştür. 10 Mayıs 1985’te, soruşturmacılar başvurucunun eşinin kendisini asarak intihar ettiği sonucuna varmıştır. Bu tarih ile 25 Eylül 2009 tarihi arasında başvurucu, mevcut davada Mahkeme önündeki iddialarını herhangi bir yetkili ulusal makama götürmemiştir.

Mahkeme, Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkının Türkiye için yürürlüğe girdiği tarih olan 28 Ocak 1987 ile başvurucunun eşinin gözaltına alındığı 12 Haziran 1980 arasında yaklaşık 6 yıl 7 ay ve ölümü arasında yaklaşık 6 yıl 4 ay olduğunu ifade eder. Bu zaman aralığı 10 seneden azdır (Janowiec ve diğerleri v. Rusya). Bu zamansal yakınlık, eğer olayların ve faillerin sorumluluklarının tespitini hedefleyen usuli işlemlerin önemli bir kısmı, kritik tarih olan 28 Ocak 1987’den sonra gerçekleşmiş ise veya gerçekleşmiş olması gerekiyorsa belirleyici olacaktır. Olayda, başvurucunun eşinin hangi koşullarda ölü bulunduğunun tespiti amacıyla, makamlar ölümün gerçekleştiği gün bir ceza soruşturması açmışlardır. Çeşitli usul işlemleri tamamlanmış ve başvurucunun iddiaları üzerine açılmış ceza soruşturması, başvurucunun eşinin kendisini asarak intihar ettiği sonucuna ulaşmıştır. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 19 Mayıs 1985 tarihinde onayladığı kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile kamu davası sonlanmıştır. 28 Ocak 1987’den sonra başvurucunun iddiaları üzerine herhangi bir soruşturma yürütülmemiştir. Başvurucu bu yönde yeni bir suç duyurusunda bulunmamıştır. Ayrıca başvurucunun iddialarına ilişkin ceza soruşturmasının büyük kısmı kritik tarihten önce yürütülmüştür (karşılaştırma için soruşturmanın kısmen kritik tarihten önce kısmen de sonra yürütüldüğü davalar; Teren Aksakal v. Türkiye ve Tuna v. Türkiye).

Başvurucu, eşinin ölümünden sorumlu olduğunu düşündüğü kişiler aleyhinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na 25 Eylül 2009 tarihine kadar da başvurmamıştır, olaydan 29 yıl sonra.  Yetkili askeri makamların zaten bir soruşturma yaptıklarını belirterek, savcılık zamanaşımı gerekçesiyle bu şikâyeti reddetmiştir. Kritik tarih ile 25 Eylül 2009 tarihi arasında herhangi bir usul işlemi yapılmamıştır. Başvurucunun tek büyük usul işlemi yani suç duyurusu, kritik tarihten 22 yıl 8 aydan daha uzun bir sürenin ardından yapılmıştır.

Tarafların değerlendirmeye sunduğu bilgilerden hareketle, Mahkeme, olayların gerçekleştiği zaman ile başvurucunun şikâyetlerini yetkili ulusal yargı makamları önüne taşıdığı zaman arasındaki görece uzun bir sürenin geçmesi hususunu meşrulaştıracak şartların veya özel durumların varlığının başvurucu tarafından gösterilmediği kanaatindedir. Esasında Mahkeme, 12 Eylül 2010 referandumu ile Anayasa’nın geçici 15. maddesinin ilga edilmesinin, başvurucunun Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında ileri sürdüğü iddialarına ilişkin ceza soruşturmasını yeniden başlatacak bir husus oluşturmadığı kanaatindedir. Ayrıca Mahkeme, Türkiye’nin 1974 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Avrupa Sözleşmesi’ni imzalamadığını ve onaylamadığını belirtir. Ek olarak Mahkeme, insanlığa karşı suçun, olayları takiben 24 yılı aşkın bir süre sonra 2005’te yürürlüğe giren, yeni ceza kanunun kabulünden önce mevcut olmadığını gözlemlemektedir. Kötü muamelenin gerçekleştiği varsayılan tarihte iç hukuk işkenceyi insanlığa karşı suç olarak sınıflandırmamaktaydı. Sonuç olarak olayda, bir suçun işlenme tarihinden sonra o suçu zamanaşımı kapsamına çıkaran bir ceza kanunu maddesinin geriye yönelik olarak uygulanması öngörülemeyecektir.

Bu değerlendirmeler ışığında ve özellikle Janowiec ve diğerleri v. Rusya davasından ve içtihadından doğan prensipler dikkate alındığında, Mahkeme, başvurucunun iddiaları kapsamında yetkili ulusal makamlara yeterli özenle başvurmadığı sonucuna varmıştır. Başvurucu dava konusu olaylardan yaklaşık 29 yıl sonrasına kadar bu makamlara şikâyetlerini taşımamıştır. Bu süre zarfında başvurucu herhangi bir işlem yürütmemiştir (karşılaştırma için gözaltında iken başvurucuya kötü muamelede bulundukları ithamıyla aleyhlerinde yürütülen ceza soruşturması sonucunda ilgililere gerekli yaptırımların uygulanmadığı gerekçesiyle Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin usul yönünün ihlali sonucuna varılan Teren Aksakal davası).

Mahkeme, sonuç olarak, başvurucunun Sözleşme madde 2 kapsamında dile getirdiği ve 28 Ocak 1987 tarihinden önce meydana gelen olaylara ilişkin ihlal iddialarını barındıran şikâyetini incelemeye zaman yönünden (ratione temporis) yetkili olmadığı sonucuna varmıştır.

Devamında madde 35 § 3 a) ışığında başvurunun bu kısmı kabul edilemezdir ve madde 35 § 4’ün uygulanmasıyla reddedilmelidir.

Bu sebeplerle Mahkeme, oybirliğiyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna hükmeder.

From → İnsan hakları

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: