İçeriğe geç

FORUM – Av. Rabia Gündoğmuş – İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddet Konulu İçtihadının Tedrici Gelişimi (1)

by 03/08/2020
Karikatür: Aslı Alpar

Av. Rabia Gündoğmuş

İstanbul Barosu

Bu makalenin yazılış amacı, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu başvuruların İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihadı nezdinde tedrici gelişiminin aktarılmasıdır. Makale kendi içinde iki bölüm ve dört ana başlık altında ele alınacaktır:

  1. Devletin pozitif yükümlülükleri kavramının ortaya çıkışıyla klasik insan hakları hukuk anlayışında bir kopuşun gerçekleşmesi
  2. Opuz v. Türkiye Kararı öncesi İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin konuyu değerlendirmesi
  3. Opuz v. Türkiye Kararı
  4. Opuz v. Türkiye Kararı sonrası İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu içtihadı

Birinci bölüm olan bu bölüm, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Opuz v. Türkiye Kararı değerlendirilmesiyle sona erecektir. Makalenin ikinci bölümünde ise Opuz v. Türkiye Kararı sonrası İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu içtihadının yerleşik hale gelmesinin seyri ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Madde 3 açısından farklılaşan yorumu ele alınacaktır.

  1. Klasik İnsan Hakları Hukukundan Bir Kopuş: Devletin Pozitif Yükümlülükleri

Temel hak ve özgürlükler, Jellinek’ in sistemleştirdiği üzere klasik olarak negatif boyutuyla kavranır: Bu anlamda ”haklar, devlete karşı kullanılır”.[1]  Temel hak ve özgürlüklere negatif boyutuyla yaklaşımda devletin edilgen bir tutumda kalması beklenir. Devletin negatif yükümlülüğünün sınırı yurttaşın sahip olduğu haklara saygı gösterme yükümlülüğü ile çizilmiştir.

Pozitif insan hakları hukukunun dinamik yapısından ötürü temel hak ve özgürlüklerin içeriği hem konu hem de kişi itibariyle genişlemektedir. Özellikle ikinci kuşak haklar olarak nitelendirilen sosyal ve ekonomik hakların ortaya çıkmasıyla devletin temel hak ve özgürlükler konusunda edilgen tutumu düşüncesi yerine etken bir rol oynaması gerektiği düşüncesi yaygınlaşmaya başlamıştır.[2]

Genel olarak bakıldığında, temel hak ve özgürlükler, devletlere her iki yönde yükümlülükler yüklemektedir. Örneğin; birinci kuşak haklardan biri olan işkence görmeme hakkı devletin işkence yasağı ile bağlı olması anlamına geldiği gibi mali kaynaklarının önemli bir kısmını güvenlik güçlerinin eğitimi, denetimi ve çalışma koşullarının iyileştirmesi için ayırmasını gerektirmektedir.[3]

İnsan haklarının ihlal edilmemesi kadar önemli olan bir başka konu ise bu haklara ulaşılmasıdır. Bu durumda ise literatürde pozitif yükümlülükler kavramı ile karşılaşılmaktadır. Pozitif yükümlülükler devletlerin sorumluluğu konusunda üç unsuru barındırmaktadır. Bunlardan ilki yukarıda ifade edilen, genellikle birinci kuşak haklarla ilişkilendirilen ve devletten pasif bir tutum sergilemesi beklenen saygı yükümlülüğü, ikincisi ise üçüncü kişilerin eylemlerinden ötürü sözleşmesel hakları koruma yükümlülüğü, son olarak ise sözleşmesel hakların etkili bir şekilde kullanılmasını sağlaması anlamına gelen gerçekleştirme yükümlülüğüdür.[4]

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi[5]  ve 1979 yılından bu yana İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, devletlerin temel hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesi konusunda garantör bir işlev gördüklerini ifade etmişlerdir.  Nitekim İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin giriş kısmında ve 1. maddesinde geçen aşağıdaki ifadeler Taraf Devletlerin koruma ve gerçekleştirme yükümlülüklerinin kaynağı mahiyetindedir:

”[…] açıkladığı hakların evrensel ve etkin olarak tanınmalarını ve uygulanmalarını sağlamayı hedef aldığını […]”

”Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar.”[6]

Devletler, kendi organlarının vatandaşlara karşı gerçekleştirdiği hak ihlallerinden bir diğer ifadeyle dikey ilişki neticesinde meydana gelen fiillerden doğrudan sorumludur ancak mevcut hak ihlali devlet tarafından değil de özel kişi tarafından gerçekleşmişse bu durumda devletin sorumluluğuna gidebilmek için devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğinin tespitini yapmak gerekecektir. Devletin üçüncü kişinin yaptığı eylemden ötürü sorumluluğu, yatay ilişki çerçevesince koruma yükümlüğünü yerine getirip getirmediğinin tespiti yapılarak dolaylı sorumluluk olarak değerlendirilecektir.[7]

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin üçüncü kişilere karşı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine ilişkin ilk kararı, X ve Y v. Hollanda kararıdır.[8]

X ve Y v. Hollanda Kararı’nda, zihinsel engelli olan 16 yaşındaki Y, kendisi gibi özel durumda olanların yaşadığı bir yurtta, yurt müdiresinin damadı tarafından nitelikli cinsel istismara maruz kalmıştır.[9] 

Hollanda’nın Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre; cinsel istismar suçlarının kovuşturulabilmesi saldırıya uğrayan kişinin bizzat şikayetçi olması şartına bağlanmıştır. Y zihinsel engelli olduğu için şikayet babası tarafından yapılmış ve soruşturmada görevli olan savcı şüpheli hakkında takipsizlik kararı vermiştir.[10]

İHAM, ”özel ve aile hayatına saygı hakkı” başlıklı 8. madde temelinde yaptığı incelemede, söz konusu hükmün öncelikli olarak kamu makamlarının keyfi müdahalelerinden bireyleri korumayı amaçladığını ancak devletin yükümlülüğünün sadece bu negatif yükümlülük ile sınırlı olmadığını, pozitif yükümlülüklerinin de bulunduğunu ifade etmiştir;

”[…] pozitif yükümlülükler, kişiler arasındaki ilişkilere varıncaya kadar özel yaşama saygıyı amaçlayan bir dizi önlemin alınmasını da gerektirebilir […].”[11]

İHAM bu kararında Hollanda’nın koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğinden ötürü İHAS Madde 8’in ihlal edildiğini tespit etmiştir. Bu karar ile klasik insan hakları hukukunun devletin sorumluluğunu dikey ilişkiler içerisinde sınırlayan dar anlayışının terk edildiği görülmektedir.

İHAM’ın devletin pozitif yükümlülüklerini önüne gelen vakaya göre belirlediği ve tarihsel seyri içerisinde genişlettiği görülmektedir. Dolayısıyla devletin pozitif yükümlülükleri denilince sıralı bir liste ortaya koymak mümkün görünmemektedir. Önemli olan Sözleşme’ de yer alan hakka etkili ve tam olarak ulaşılmasını sağlayan gerçekleştirme yükümlülüğünün yerine getirilmesidir. Devletin pozitif yükümlülükleri pek çok unsuru barındırabilir; kanun çıkarılması, etkili soruşturma yapılması, adli yardım yapılması, ölüm tehdidi altında olan kişinin korunması gibi.[12]

Devletin pozitif yükümlülükleri konusunda sınırlı yorum yapılan konulardan birini ev içi şiddet meselesi oluşturmaktaydı. 2009 yılında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından verilen Opuz v. Türkiye Kararı’na kadar ev içi şiddet vakalarında devletin sorumluluğunun sınırlarının ne olduğu netlik kazanmamıştı. Liberal devlet anlayışının kamusal-özel alan ikiliğinden miras kalan bu ayrımda devletten özel alanda mümkün mertebe sessiz kalması bekleniyordu ve bu uzun yıllar boyunca insan hakları hukukunda da böyle kabul edilmişti. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi nezdinde kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu ilk ihlal kararı Opuz v. Türkiye Kararı olmamakla beraber konuyu detaylı bir şekilde ele alan ve Madde 14 zemininde inceleyen ilk karar Opuz v. Türkiye[13] kararıdır.

Belirtilmesi gerekir ki; ev içi şiddete dair, kamusal -özel alan ikiliğinin aşıldığı Opuz v. Türkiye Kararı’ndan önce Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi tarafından verilen A.T. v. Macaristan kararı bulunmaktadır.[14] Ancak çalışmanın isminden de anlaşılacağı üzere konu İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi nezdinde ele alınacağından CEDAW Komitesi’nin ilgili kararına yer verilmeyecektir.

  • Opuz v. Türkiye Kararı Öncesi İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddet Konusunu Değerlendirmesi

Öncelikle belirtilmesi gerekir ki, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin konuya ilişkin güncel içtihadının başlangıç noktasını oluşturan karar Opuz v. Türkiye Kararı’dır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, Opuz v. Türkiye Kararı’ndan sonra ev içi şiddete dair vermiş olduğu her kararında aynı kriterlerin altını çizmiştir. Çalışmanın sınırlarının belirli olması sebebiyle, Opuz v. Türkiye Kararı öncesi konuya ilişkin sadece bir karara yer verilecektir: Bevacqua ve S. v. Bulgaristan.[15]

Bevacqua ve S. v. Bulgaristan Kararı’nda, başvuran, eşi tarafından ev içi şiddete maruz kalmaktadır; başvuruyu hem kendisi hem de oğlu S. için yapmıştır.[16] Başvuran, maruz kaldığı şiddetten korunmak için tedbir kararı talep etmesine rağmen ilgili mahkeme konuya ilişkin hiçbir karar vermemiştir.[17] Başvuran, maruz kaldığı şiddeti adli tıp raporlarıyla belgelendirmesine rağmen ne tedbir taleplerine ne de suç duyurularına karşılık yetkili makamlardan bir yanıt alabilmiştir.[18] Başvuran adli süreçten bir yanıt alamayınca konuya ilişkin olarak İçişleri Bakanlığı’na dahi yazmıştır.[19]  Başvuran sayılan tüm bu yollardan sonuç alamadığından ve maruz kaldığı şiddet son bulmadığından ötürü İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Başvuran, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ”işkence yasağı” başlıklı 3. maddesinin, ” adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin, ”özel ve aile hayatına saygı hakkı” başlıklı 8. maddesinin, ”etkili başvuru hakkı” başlıklı 13. maddesinin ve ”ayrımcılık yasağı” başlıklı 14. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.[20]

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Bevacqua ve S. v. Bulgaristan kararında, ilgili makamların başvuranı şiddetten korumaya dair tedbir kararları almamasını özel ve aile hayatına saygı hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülüklerin ihlali olarak değerlendirmiş ve sadece 8. madde üzerinden ihlal kararı vermiştir.[21] İhlal iddiası olan diğer maddeler hakkında değerlendirme dahi yapmamıştır.[22]

  • Opuz v. Türkiye Kararı

Opuz v. Türkiye Kararı, İHAM içtihadında kadına yönelik ayrımcılığın tanımı, ev içi şiddetten devletin dolaylı sorumluluğu ve ayrımcılığın tespitinde kabul ettiği kriterler açısından pek çok önemli konuda bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Karar, 01.03.2014 tarihinde yürürlüğe girmiş olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin – bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi- iskeletini oluşturmuştur. Çünkü Opuz v. Türkiye Kararı ve sonrasında İHAM tarafından verilen kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu kararlarla Avrupa Konseyi nezdinde ev içi şiddeti önlemeye dair bir sözleşmenin olmamasının eksikliği hissedilmiştir.

Başvuran Nahide Opuz, Diyarbakır’da yaşayan, annesinin dini nikahlı eşi A.O.’nun oğlu H.O. ile evli ve bu evlilikten üç çocuğu olan bir kadındır.[23] Başvuru konusu olayda yedi ayrı ciddi şiddet vakası bulunmaktadır. 10.04.1995 tarihli ilk saldırıda Nahide Opuz ve annesi, H.O. ve A.O. tarafından dövülmüş ve ölümle tehdit edilmiştir ancak savcı, kadınlar hakkındaki beş günlük iş göremez raporuna rağmen sadece tehdit suçundan iddianame düzenlemiş ve Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesi de A.O. ve H.O. hakkında tahliye kararı vermiştir.[24]

İkinci saldırı sonrası Nahide Opuz korktuğu için şikayetini geri çekmiş, H.O. ile barıştığını ifade etmiştir.[25] Üçüncü saldırıda, başvuran ve annesi H.O. tarafından bıçakla yaralanmışlardır; soruşturmada görevli olan savcı ise kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Üçüncü saldırı ile dördüncü saldırı arasında kadınlar koruma talep etmiş, Nahide Opuz polislere eşinden boşanmak istediğini söylemiş, polislerden ise kendilerini oyalamaması gerektiği yanıtını almıştır.[26]

Dördüncü saldırıda, başvuran ve annesine arabayla çarpılmış, başvuranın annesi hayati tehlike oluşturacak şekilde ağır yaralanmıştır.[27] H.O. bu fiili sebebiyle sadece 25 gün cezaevinde kalmıştır.  Beşinci saldırıda, H.O. başvuranı yedi bıçak darbesiyle ağır bir şekilde yaralamıştır; yerel mahkeme işlenen bu suça adli para cezası vermiş, verilen cezayı da sekiz taksite bölmüştür.[28] Ölüm tehditlerinin çok yoğun olduğu altıncı olayda ise ne kolluk ne de yargı mensupları tarafından harekete geçilmiştir. Başvuran ve annesi artan tehditler üzerine taşınma kararı almış, 11.03.2002 tarihinde taşınma sırasında H.O. kamyoneti durdurup başvuranın annesini olay yerinde öldürmüştür.[29] 

İHAM, değerlendirmesine öncelikli olarak Sözleşme’nin ”yaşam hakkı” başlıklı 2. maddesiyle başlamıştır. Taraf devletlerin, vatandaşlarının yaşam haklarını sağlamak için negatif yükümlülüklerinin yanında yaşamlarını korumak için pozitif yükümlülüklerinin de bulunduğunu hatırlatmıştır.[30] Mahkeme ihlal iddiasının tespiti için devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini değerlendirmiştir; bir diğer ifadeyle somut olayın özelliklerine göre özen yükümlülüğüne riayet edilmediyse yaşam hakkının ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Özen yükümlülüğü noktasında ise üç kıstas belirlenmiştir:

• Öngörülebilirlik: Ulusal makamlar cinayetin işlenmesini öngörebilir miydi?

• Önleme yükümlülüğü: Ulusal makamlar cinayeti önlemeye yönelik gerekli gayreti gösterdi mi?

• Etkili cezai kovuşturma: Cinayet işlendikten sonra failin cezalandırılması için etkili bir yargılama süreci yapıldı mı?

İHAM, özen yükümlülüğünü öncelikle öngörülebilirlik kriteri üzerinden incelemiş ve yedi kez ciddi yaralama ve ölüm tehditlerinin olduğu bir olayda bu şartın gerçekleştiğine kanaat getirmiştir. İkinci kriter olan önleme yükümlülüğü açısından yaptığı değerlendirmede ise önce Hükümetin savunmasını hatırlatmıştır: Hükümete göre işlenen suçlar şikayete bağlıdır, kişiler şikayetlerini geri çekmiştir. Geri çekmelerine rağmen soruşturmaya devam edilmesi özel hayata saygı hakkını düzenleyen 8. maddenin ihlali anlamına gelecektir.[31]

Mahkeme’ye göre, tespit edilmesi gereken hukuki mesele şudur: Zincirleme şekilde şiddete maruz kalan bir kadının şikayetini geri çekmesinde rızası ne kadar geçerlidir?[32]

Rızanın anlamına dair hukuk öğretisinde çok fazla tartışma yapılmış ve bu tartışmalar mahkeme kararlarına da çokça yansımışsa da rızanın her olay bakımından ayrı olarak değerlendirilmesi onun ortak bir tanımının yapılmasını güç kılmıştır.[33] Rıza kavramı genel olarak seçenek kavramı ile ilişkilendirilmiş ve kişinin başka bir seçim yapmasının mümkün olmadığı durumlarda verilmiş olan rızanın hukuka uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Alternatifin olduğu ve tarafların seçim yapabildiği durumlarda dahi ortada bir şiddet varsa, var olan şiddetin toplumsal menfaati ihlal etmesi sebebiyle devlet müdahalesine izin vereceğini savunanlar da olmuştur.[34]

İHAM da bu noktada çok önemli bir değerlendirme yapmıştır; kovuşturma şikayete bağlı olsa dahi söz konusu kriterlerin varlığı halinde kişi şikayetini geri çekse de Taraf Devletin yargı organı mensuplarının kovuşturmaya devam etmekle yükümlü olduğunu belirtmiştir:

• Suçun ciddiyeti;

• Mağdurun yaralarının fiziksel veya psikolojik olması;

• Davalının silah kullanıp kullanmadığı;

• Davalının saldırıdan bu yana tehditlerde bulunup bulunmadığı;

• Davalının saldırıyı planlayıp planlamadığı;

• Hanede yaşayan çocuklar üzerindeki psikolojik etkisi, davalının tekrar saldırıda bulunma ihtimali;

• Mağdur veya dahil olan veya olabilecek diğer kişilerin sağlığı ve güvenliğine yönelik devam etmekte olan tehdit;

• Mağdurun davalıyla halihazır ilişkisi, kovuşturmaya mağdurun isteğinin aksine devam edilmesinin bu ilişki üzerindeki etkisi;

• İlişkinin evveliyatı, özellikle geçmişte de şiddet uygulanıp uygulanmadığı;

• Ve davalının adli sicili, özellikle geçmişte şiddet uygulamış olup olmadığı.[35]

Mahkeme, ulusal makamların ceza yargılamasının koşullarını belirlemesi bakımından takdir alanlarının olduğunu ancak ortada ciddi bir suç işlenme riski varsa şikayet şartı gerçekleşmemesine rağmen kovuşturmanın devam etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bir diğer ifadeyle yaşam hakkıyla özel hayata saygı hakkı karşı karşıya geldiğinde elbette yaşam hakkına üstünlük tanınacaktır; devlet yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. Mahkeme’nin ortaya koyduğu liste dikkatli incelendiğinde listede yer alan unsurların pek çoğunun (tehdit, süreklilik, çocuklar üzerinde olumsuz etki vb.) ev içi şiddet olaylarında genellikle bulunduğu görülmektedir.[36]

Mahkeme’ye göre özen yükümlülüğünün ögeleri olarak öngörülebilirlik şartı oluşmuş, önleme yükümlülüğü ise ihlal edilmiştir.[37] Yaşam hakkına ilişkin özen yükümlülüğü incelemesinde son olarak Taraf Devletin etkili bir cezai kovuşturma yapıp yapmadığının tespiti kalmıştır. İHAM, işlenen cinayetten ötürü altı yıldır yargılamanın devam ettiğini, dosyanın halen Yargıtay’da olmasından ötürü yargı sisteminin caydırıcı etkisi olmadığını, dolayısıyla suçu önlemede sahip olması gereken önleyici etkiyi sabote ettiği için bu unsurun da gerçekleşmediğini belirtmiştir.[38]

İHAM, yukarıda açıklanan unsurlardan ötürü devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediğinden hareketle yaşam hakkını düzenleyen 2. maddenin ayrımcılık yasağı başlıklı 14. madde temelinde ihlal edildiğine karar vermiştir.

İHAM, ev içi şiddet ile ilgili 14. madde değerlendirmesini Opuz Kararı’ndan sonra yerleşik içtihadı haline getirmiştir. Öyle ki prima facie deliller sunulamaması halleri ve başvuranın 14. madde ihlal iddiası bulunmayan vakalar hariç, ev içi şiddete dair incelenen bütün kararlarını 14. madde temelinde vermiştir.

İHAM, Opuz Kararı’yla CEDAW Komitesi’nin 19 No’lu Genel Tavsiyesi’ndeki ilkeleri hatırlatarak kadına yönelik şiddetin bir ayrımcılık ve insan hakları ihlali olduğunu kabul etmiştir. Söz konusu şiddetin toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet olduğunu, bir grup olarak kadınları ilgilendirdiği için de ayrımcılığı içinde barındırdığını ifade etmiştir. Kadınlara yönelik şiddeti ayrımcılıkla eşitleyen bu formül, kadınlara yönelik şiddetin kalıp yargılar, ataerkillik, ekonomik ve siyasi özerklikten yoksunluk, güçlendirilmeme gibi olgularla nitelendirildiği sosyo-politik bir bakış açısını yansıtmaktadır.[39]

Opuz v. Türkiye Kararı ile devletin kadınları ev içi şiddete karşı korumamasının kendisinin, devletin korumama yönünde bir kastı olmasa bile ayrımcı olduğunun altı çizilmiştir.[40] İHAM, Opuz v. Türkiye Kararı’ndan önce vermiş olduğu, ev içi şiddete yönelik başka bir karar olan Bevacqua ve S. v. Bulgaristan Kararı’nda ise başvuranın İHAS’ın 3.,6.,8., ve 14. maddelerin ihlal edildiği iddialarına ise yalnızca 8. madde üzerinden ihlal kararı vererek cevap vermiştir.

İHAM, Opuz v. Türkiye Kararı’nda ayrımcılığın tespitini sivil toplum örgütlerinin istatistiki verileri ve raporları sayesinde yapmıştır. Sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ulusal düzeyde kadına yönelik şiddete dair nasıl bir tablo çizildiğinin anlaşılması bakımından hayati bir öneme sahiptir. Mahkeme öncelikle kadınlara yönelik ayrımcılığın tespiti konusunda ispat yükünün hangi tarafa ait olduğuna dair değerlendirmesini yapmış, genel hukuk kuralı olan iddia eden ispatla yükümlüdür ilkesinin önüne gelen vakalarda her zaman geçerli olmadığını belirtmiş ve eklemiştir:

”[…] belirli bir kuralın, erkeklere göre kadınların daha büyük bir yüzdesini etkilediğine ilişkin aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olan bir delilin mevcudiyetini gösterdiği hallerde, bunun cinsiyete dayalı ayrımcılık yapılmaksızın objektif unsurların bir sonucu olduğunu kanıtlamak Sorumlu Hükümet’in görevidir […]”[41]

Bir diğer ifadeyle, belirli bir normun cinsiyete dayalı bir ayrımcılık doğurmadığını ispatlamak devletin görevidir aksi halde zaten ayrımcılığın ispatı imkansız bir hale gelir. Başvuran Türkiye’de ve özellikle olayların yaşandığı bölge olan Diyarbakır’da kadınlara yönelik genel bir ayrımcılık olduğu hakkındaki iddialarını Uluslararası Af Örgütü’nün ”Türkiye: Aile İçi Şiddet Gören Kadınlar” başlıklı raporu ve Diyarbakır Barosu tarafından hazırlanan rapor ile desteklemiştir.

Uluslararası Af Örgütü’nün 2004 yılında hazırlamış olduğu rapora göre, Türkiye’de kadınlara yönelik şiddeti önleme konusunda genel olarak adli ve yargısal bir pasiflik mevcuttur.[42]  Mahkemeler ve kolluk, kadınların lehine çıkan koruma kararlarına erkeklerin uymalarını sağlamamakta, kadın cinayetlerinde faillere tahrik edildikleri gerekçesiyle sürekli olarak indirim uygulanmaktadır.[43]

Diyarbakır Barosu Herkes İçin Adalet Projesi ile Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi tarafından hazırlanan raporda ise, 1999-2005 yılları arasında Diyarbakır ağır ceza ve çocuk mahkemeleri tarafından karara bağlanan davalar incelenmiştir. Rapora göre yedi yıllık bu aralıkta 59 davada nihai karar verilmiş, 71 kişi öldürülmüş, öldürülen kişinin erkek olduğu davalarda, sanıkların öldürülen kişilerin yakınlarından birine tecavüz ettiği ya da fahişeliğe yönelttiği iddialarında bulunulmuştur. Öldürülen kişinin kadın olduğu davalarda ise sanıklar, mağdurun başka erkeklerle konuştuğunu ya da cinsel ilişkiye girdiğini iddia etmiştir. Verilen 59 kararın 46’sında haksız tahrik indirimi uygulanmıştır.[44] 

Türkiye Hükümet yetkilileri Uluslararası Af Örgütü’nün ve Diyarbakır Barosu’nun hazırlamış olduğu raporlardaki verilere yargılamanın hiçbir aşamasında itiraz etmemişlerdir.[45]  

İHAM, sivil toplum örgütlerinin istatistiki verileri ışığında ev içi şiddetten esas olarak kadınların etkilendiğine, Türkiye yargısının adli ve cezai pasifliğinin ev içi şiddeti teşvik eden bir atmosfer yarattığına, dolayısıyla toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet ve ayrımcılık olduğuna hükmetmiştir.[46]  

Ayrımcılık yasağı kapsamında değerlendirilmesi gereken en önemli konulardan birisi, Taraf Devletlerin iki kişi arasında ve ev içinde gerçekleşen şiddet olaylarını ”özel meseleler” olarak addettiği durumlardır.[47] Ev içinde yaşanan şiddet vakalarının özel meseleler olarak görülmesi; ev içinde dezavantajlı konumda bulunan yaşlı, çocuk, engelli, kadın gibi öznelerin maruz kaldığı şiddete meşru bir zemin hazırlanması anlamına gelecektir ki bu durum Taraf Devletlerin ne negatif ne pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmaktadır.[48] Nitekim İHAM da dava konusu olayda, polis memurlarının soruna müdahale edemeyecekleri bir ”aile meselesi” olarak yaklaşmalarının kabul edilemez olduğunu belirtmiştir.[49]

Kadına yönelik şiddet; kadına yönelik ayrımcılık biçimlerinden biri ve insan hakları ihlali olduğundan, iç hukukta yetkililerin adli ve yargısal pasiflik gösterdiklerine dair iddiaların hepsini soruşturmak, Taraf Devletlerin pozitif yükümlülüklerinin başında gelmektedir. Ayrımcılık konusunda dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da İHAM’ın ayrımcılık zemininde ihlal kararı verirken şiddet uygulayanın ayrımcı saikle hareket edip etmemesini değil yetkili mercilerin vakaya yaklaşımındaki tutumlarının ayrımcı olup olmadığını kıstas almasıdır.[50] Kadına yönelik şiddet vakalarında adli ve yargısal pasiflik gösteren ulusal makamların tutumunun Taraf Devletlerce soruşturulmamış olması İHAS 14. maddenin usuli yönden ihlali anlamına gelecektir.[51] 

Ayrımcılığın tespiti konusunda belirtilmesi gereken bir diğer nokta ise; Taraf Devletlerin iç hukukunda kadına yönelik şiddet vakalarında yetkili mercilerin tutumlarının ayrımcılık teşkil edip etmediğini tespit edecek bir kurum ya da mekanizmanın varlığı meselesidir. Bu konuda henüz yerleşik bir içtihat bulunmamakla birlikte Kuyucu’nun İHAM’ın Savda v. Türkiye Kararı[52]    üzerinden yapmış olduğu yorumun isabetli olduğu düşünülmektedir.

İHAM, Savda v. Türkiye kararında başvuran Halil Savda’nın Türkiye’de vicdani retçi statüsü tanınma talebini inceleyecek bir kurum bulunmaması nedeniyle İHAS’ın ”düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” başlıklı 9. maddesinden ihlal kararı vermiştir.[53] Kuyucu’ya göre kıyas yoluyla, iç hukukta kadına yönelik şiddet vakalarında yetkililerin davranışlarının ayrımcılık oluşturup oluşturmadığını tespit edecek bir mekanizma bulunmamasının 14. madde ihlali anlamına gelebileceği söylenebilir.[54]

İHAM’ın Opuz v. Türkiye Kararı’nda kadına yönelik şiddeti ayrımcılık meselesi üzerinden ele almasını sağlayan bir diğer faktör dava dosyasının çok detaylı ve titiz bir şekilde hazırlanmış olmasıdır. Kuşkusuz burada sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanmış olan raporların katkısı çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Mahkeme, ayrımcılığın tespiti konusunda başlıca şu iki kriteri aramaktadır:

1. Ulusal boyutta kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemeye yönelik bir yasal çerçeve mevcut mu?

2. Ulusal boyutta kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti tolere eden bir iklimin olduğu ispatlandı mı?

İkinci sorunun yanıtı; prima facie deliller sunulması ile doğrudan ilişkilidir. Bu delillerin sunulması ve ilk bakışta bir ayrımcılığın olduğunun ispatı ise sivil toplum örgütlerinin raporlarındaki istatiksel verilerle sağlanacaktır. Örneğin, Opuz v. Türkiye Kararı’ndan bir yıl sonra ev içi şiddete dair çıkan bir başka karar olan A v. Hırvatistan Kararı’nda bu raporların sunulmamış olması sebebiyle Mahkeme sadece 8. madde temelinde ihlal kararı vermiştir.

Opuz v. Türkiye Kararı’nda 14. madde temelinde verilen bir diğer ihlal hükmü ise İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ”işkence yasağı” başlıklı 3. maddesine ilişkindir. 3. maddenin başlığı her ne kadar işkence yasağı olarak düzenlenmiş olsa da, madde metni içerdiği fiiller açısından ikili bir ayrıma gitmiştir: İşkence ve insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele. Bu kavramlar arasındaki farkın ne olduğuna ise bir sonraki bölümde yer verilecektir. Çünkü İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi nezdinde, ev içi şiddet konulu kararlarda İHAS 3. maddenin yargıçlar tarafından farklı bir perspektifle yorumlandığı ilk karar 2019 tarihli Volodina v. Rusya Kararı’dır.

İHAM, Opuz v. Türkiye Kararı’nda, ilgili muamelenin insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele kapsamına girebilmesi için belirli bir vahamet seviyesine ulaşması gerektiğini belirtmiş, somut olayda bu seviyeye ulaşıldığının ise açık olduğunu belirtmiştir.[55]  İHAM, devlet dışı aktörlerin 3. madde kapsamında fiillerinden sorumlu olup olmadığına dair soruna dair ise, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde 3. kişilerin fiillerinden ötürü devletlerin dolaylı sorumluluklarının olduğunun altını çizmiştir.[56] Bir diğer ifadeyle İHAM nezdinde kamusal/ özel alan, devlet organlarına mensup bir personel ya da herhangi bir kişi fark etmeksizin şiddet uygulayanın fiillerinden Taraf Devlet’in de sorumluluğu meydana gelmektedir.

İHAM, İHAS 3. madde açısından yaptığı değerlendirmede, isnat edilen suçların yargılaması şikayete tabi olsa dahi 2. madde üzerinden saptamış olduğu kriterlerin varlığı halinde Taraf Devletin re’sen kovuşturma yapmakla yükümlü olduğunu belirtmiştir.[57] İHAM, şiddet uygulayan eşin fiilleri karşısında yargı makamının tutumunun etkililikten yoksun ve hatta şiddet uygulayana karşı belirli bir hoşgörü sergilediğini belirtmiştir.[58] Türkiye’de kadına yönelik şiddet konusundaki adli ve yargısal pasiflikten ötürü şiddet uygulayanların üzerinde tekrar şiddet uygulamamaları yönünde hiçbir caydırıcı etki oluşamamaktadır.[59]

İHAM, Türkiye’de kadına yönelik şiddeti tolere eden iklimden ve yetkili makamların süreğen bir şekilde şiddete maruz kalan Nahide Opuz’a karşı hiçbir pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğinden ötürü Sözleşme’nin 3. maddesinin 14. madde temelinde ihlal edildiğine karar vermiştir.[60]

Çalışmanın bir sonraki bölümünde ise Opuz v. Türkiye kararı sonrası konuya ilişkin verilen diğer kararlar ile kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konusunda İHAM’ın yerleşik hale gelen içtihadı ele alınacaktır.


[1] Georg Jellinek, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Üzerine: Modern Anayasa Tarihine Bir Katkı, Çevirmenler: Rezzan İtişgen Dülger, Muzaffer Dülger, Pinhan Yayıncılık, Mart 2017, 1. Baskı, İstanbul, s. 122.

[2] Oktay Uygun, İnsan Hakları Kuramı, İnsan Hakları içinde, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2000, s. 13-44, s. 33.

[3] Age., s. 33.

[4] Oya Boyar, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa içinde, Editör: Sibel İnceoğlu, Beta Yayınları, Ekim 2013, 3. Baskı, İstanbul, s. 55.

[5] Türkiye açısından kabul tarihi: 4 Kasım 1950, RG 3 Eylül 1953.

[6] Türkçe çeviri ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin tamamı için bkz.: https://www.echr.coe.int/Documents/Convention_TUR.pdf , E.T.: 01.08.2020.

[7] Boyar, s. 61.

[8] Age., s. 63.

[9] X ve Y v. Hollanda, Başvuru No: 8978/ 80, 26.03.1985, para.9, https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-57603”]}, E.T.: 01.07.2019.

[10] X ve Y v. Hollanda, para. 53.

[11] X ve Y v. Hollanda, para. 23.

[12] Tijen Dündar Sezer, İnsan Hakları Hukuku Açısından Kadınlara Yönelik Şiddet, Turhan Kitabevi, Mayıs 2019, Ankara, s. 128.

[13] Opuz v. Türkiye, Başvuru No:33401/02, 09.06.2009, https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-102332”]}, E.T. : 10.04.2019.

[14] A.T. v. Macaristan, https://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/protocol/decisions-views/CEDAW%20Decision%20on%20AT%20vs%20Hungary%20English.pdf  E.T.: 08.03.2019.

[15] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, Başvuru No: 71127/ 01, 12.09.2008, E.T.: 20.07.2019.

[16] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 5-7.

[17] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 10.

[18] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 11-30.

[19] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 24.

[20] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 54.

[21] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 84.

[22] Bevacqua ve S. v. Bulgaristan, para. 54.

[23] Opuz v. Türkiye, para. 8, 9.

[24] Opuz v. Türkiye, para. 11, 12.

[25] Opuz v. Türkiye, para. 18.

[26] Opuz v. Türkiye, para. 21.

[27] Opuz v. Türkiye, para. 29.

[28] Opuz v. Türkiye, para. 29.

[29] Opuz v. Türkiye, para. 44.

[30] Opuz v. Türkiye, para. 54.

[31] Opuz v. Türkiye, para. 128.

[32] Opuz v. Türkiye, para. 137.

[33] Çiğdem Sever, Kadına Karşı Evi İçi Şiddette Devletin Sorumluluğu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Opuz v. Türkiye Kararı, Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 2, 2012, s. 14.

[34] Age., s. 15.

[35] Opuz v. Türkiye, para. 138.

[36] Sever, s. 16.

[37] Opuz v. Türkiye, para. 151

[38] Opuz v. Türkiye, para. 202.

[39] Sezer, s. 149

[40] Nisan Kuyucu, AİHM İçtihadında Ayrımcılık Yasağı Çerçevesinde: Kadına Yönelik Şiddet, Seçkin, Ankara, 2014, s. 125.

[41] Opuz v. Türkiye, para. 180.

[42] Opuz v. Türkiye, para. 101

[43] Opuz v. Türkiye, para. 101

[44] Opuz v. Türkiye, para. 105, 106.

[45] Opuz v. Türkiye, para. 193.

[46] Opuz v. Türkiye, para. 202.

[47] Kuyucu, s. 120.

[48] Age., s. 120.

[49] Opuz v. Türkiye, para. 195.

[50] Kuyucu, s. 123.

[51] Opuz v. Türkiye, para. 202.

[52] Savda v. Türkiye, Başvuru No: 4730/05, 12.06.2012, https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-111414”]} , E.T. : 22.07.2019.

[53] Savda v. Türkiye, para. 98.

[54] Kuyucu, s. 123.

[55] Opuz v. Türkiye, para. 158- 176.

[56] Opuz v. Türkiye, para. 159.

[57] Opuz v. Türkiye, para. 168.

[58] Opuz v. Türkiye, para. 170.

[59] Opuz v. Türkiye, para. 170

[60] Opuz v. Türkiye, para. 202.


Anayasa Gündemi – FORUM sayfasında yayınlanan yazılar herhangi bir denetimden veya hakem kontrolünden geçmemektedir. Yazıların içeriğinden yalnızca yazar(lar) sorumludur. Yazılar ancak kaynak gösterilerek ve link verilerek kullanılabilir.

From → forum

Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: