İçeriğe geç

İHAM Büyük Daire’nin Mihalache v. Romanya kararının özet çevirisi: “Aynı suçtan iki defa yargılanmama/cezalandırılmama hakkı”

by 27/08/2019

İHAM Büyük Daire, 8 Temmuz 2019 tarihli Mihalache v. Romanya kararında aynı suçtan iki defa yargılanmama veya cezalandırılmama hakkına ilişkin Sözleşme’ye Ek 7. Protokol’ün 4. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. Kararın Mahkeme tarafından yayımlanan özetini, Gözde Gurbet Engin çevirdi.

Mihalache v. Romanya, Büyük Daire, Başvuru no. 54012/10, Karar tarihi: 08.07.2019

Olayların Özeti

Başvurucu Erik Aurelian Mihalache, 1975 yılında doğmuştur ve Tulnici’de yaşamaktadır.

Başvurucu Mihalache, 2 Mayıs 2008 gecesi otobanda aracıyla seyir halindeyken, rutin önleyici trafik kontrolü amacıyla durdurulmuş ve alkol ölçüm cihazına nefes vermek suretiyle teste tabi tutulmuştur. Sonucun pozitif çıkması üzerine polis memurları, başvurucunun kanındaki alkol seviyesinin ölçümü için biyolojik örnek vermesi amacıyla kendisine hastaneye kadar eşlik etmek istemişler fakat başvurucu bunu reddetmiştir.

Başvurucu Hakkında Cezai Tahkikat Başlatılması

Başvurucunun, kanındaki alkol seviyesinin belirlenmesi için biyolojik örnek vermeyi reddetmesi üzerine, 17 Temmuz 2008 tarihinde hakkında soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu, Savcılık tarafından ifadesi alınırken alkol kullandığını ve biyolojik örnek vermeyi reddettiğini itiraf etmiştir. Bu itiraf aynı zamanda tanık G.D. tarafından da duyulmuştur.

Başvurucu Hakkındaki Cezai Tahkikatın Sonuçlanması ve İdari Para Cezası Verilmesi

Savcılık, yasal hükümlere uygun olarak, işlenen eylemin bir suç teşkil edecek kadar ciddi olmadığına karar vermiş ve 7 Ağustos 2008 tarihinde cezai soruşmayı sonlandırma kararı almıştır. Savcılık bu kararı alırken; şoförün dürüstçe yapmış olduğu eylemi sahiplendiğini, arabayı sürdüğü karayolunun oldukça az trafikli olduğunu, kısa bir mesafe kat edildiğini ve şoförün ilk kez yargılandığını belirtmiş ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 10. maddesinin (b1) hükmüne dayanarak gerçekleşen eylemin toplum açısından tehlike derecesine ulaşmadığı ve yasayla korunan sosyal değerin ihlalinin asgari düzeyde olduğundan bahisle cezai soruşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucu, eylemi ile ilgili idari para cezasına çarptırılmıştır. Bu karara itiraz edilmemiştir. Başvurucu 15 Ağustos 2008’de hükmolunan idari para cezasını ve yargılama giderlerini ödemiştir.

Üst Düzey Savcılığın Cezai Soruşturmanın Durdurulması Kararını Kaldırması ve Yeniden Yargılama Süreci

Vrancea İlçe Mahkemesi Savcılığı (Focşani Bölge Savcılığının üst düzey Savcılık Makamı) 07 Ağustos 2008’deki soruşturmanın durdurulması kararını 7 Ocak 2009’da kaldırmıştır. Vrancea İlçe Mahkemesi Savcılığı, kararı kaldırırken gerekçe olarak; dosyadaki kanıtların incelenmesinin ardından gerçekleşen eylem ile ilgili topluma ve kişinin kendisine yönelen tehlike derecesi, şüphelinin göz ardı ettiği sosyal değerlerin türü ve içerisinde bulunduğu şartları göstermiş, bu sebeple idari para cezasının yeterli olmadığını belirtmiştir. Savcılık ayrıca, kişinin biyolojik örnek vermeyi reddetmiş olmasını, aşırı miktarda alkollü içecek tüketimi sonucundaki genel bir tutum olarak değerlendirmiş ve doğabilecek daha ciddi cezai sonuçlardan kaçma amacı taşıdığını belirtmiştir. Bütün şartlar göz önüne alınarak, şüpheli hakkında verilen idari para cezasının kanunun öngördüğü önleyici amacı yerine getirmediğine kanaat getirilmiş, soruşturmanın devam etmesi ve davanın açılması için cezai işlemler yeniden başlatılarak dosya Focşani Bölge Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na iade edilmiştir.

Başvurucu, 18 Şubat 2009 tarihinde cezai işlemlerin yeniden başlatılması konusunda bilgilendirilmiş ve bu konuda ifadesi alınmıştır. Başvurucu, hakkındaki suçlamaları kabul etmiş ve daha fazla delil ortaya koymamıştır. Tanık G.D.’nin konuyla ilgili ifadesi alınmıştır. 18 Kasım 2009 tarihinde Focşani Bölge Mahkemesi, başvurucuyu iddianamedeki sevk maddelerine binaen bir yıllık hapis cezasına çarptırmış ve cezanın ertelenmesine karar vermiştir. Bu ceza ile ilgili başvurucunun Vrancea İlçe Mahkemesi’ne yapmış olduğu temyiz talebi reddedilmiştir. Başvurucu temyiz talebinin reddi kararına karşı Galati Temyiz Mahkemesi’ne (bu defa hukuki yönden) temyiz talebinde bulunmuştur. Başvurucu, diğer iddialarına ek olarak, dosyasının Bölge Mahkemesi’ne sevk edilmesinin ne bis in idem prensibini ihlal ettiğini belirtmiştir. Başvurucu, 7 Ağustos 2008 tarihli karar ile, kendisine idari para cezası verdiğini, kendisinin de bu parayı ödediğini dolayısıyla cezai tahkikatın sona erdiğini savunmuştur. Başvurucu ayrıca, Vrancea İlçe Mahkemesi Savcılığı tarafından, 7 Ağustos 2008 tarihli karara karşı, usulüne uygun bir temyiz başvurusunun yapılmadığını da belirtmiştir. 14 Haziran 2010 tarihinde, Galati Temyiz Mahkemesi başvurucunun temyiz talebini reddetmiştir. Mahkeme ret kararının gerekçesinde; Sözleşme’ye Ek-7 No’lu Protokol’ün 4 § 1 maddesi gereğince, bir kişinin, daha önce yargılandığı bir suçtan dolayı bir daha yargılanamayacağı prensibinin ihlal edilebilmesi için, mahkûmiyet ya da beraat kararı gibi bir yargısal nihai kararın olması gerektiğini, oysa 7 Ağustos 2008 tarihli cezai takibatın durdurulması kararının bu bağlamda bir kesin hüküm sayılamayacağını belirtmiştir. Galati Temyiz Mahkemesi ayrıca Romanya Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 270 § 1. (c) ve 273§1. maddeleri uyarınca cezai soruşturmanın durdurulması kararına karşı Savcılığın soruşturmaya devam edilmesi kararı alma hakkının, herhangi bir süre sınırlamasına ya da durdurma kararına karşı itirazın yapılmış olmasına tabi olmadığını belirtmiştir.  

Sözleşme’ye Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası

Başvurucu aleyhindeki işlemlerin yeniden başlatılmasının Sözleşme’ye Ek-7 No’lu Protokol’ün 4 § 2. maddesinde belirtilen kriterleri taşımadığını ve dolayısıyla aynı suç ile ilgili iki defa yargılanması ve mahkûm edilmesinin Ek-7 No’lu Protokol’ün 4 § 1 maddesinin ihlali olduğunu belirtmiştir. Hükümet bu iddiaya, Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin, kişinin daha önce mahkûm edilmiş veya beraat etmiş olduğu bir suçtan dolayı ikinci kez yargılanmamasını ve cezalandırılmamasını güvence altına alan bir temel hak olduğu gerekçesiyle itiraz etmiştir. Hükümet, Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinde belirtilen yasal problemin merkezinde “davanın ya da cezanın” tekrarlanmış olması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesi birinci fıkrasındaki ifade gereği ne bis in idem ilkesinin üç bileşeni olduğunu gözlemlemektedir: her iki yargılama da “cezai” nitelikte olmalıdır (1), aynı olaya dair olmalıdır (2), işlemler tekrarlanmış olmalıdır(3). Mahkeme somut başvuru açısından sırasıyla her üç bileşeni değerlendirecektir.

7 Ağustos 2008’e Kadar Gerçekleştirilen İşlemlerin Cezai Olup Olmadığı

Başvurucunun kanındaki alkol seviyesinin belirlenmesi için biyolojik örnek vermeyi reddetmesine karşı Cumhuriyet Savcılığının vermiş olduğu soruşturmayı durdurma kararıyla, gerçekleşen eylemin ceza hukuku kapsamında bir suç teşkil etmediği tespit edilmiştir. Buna rağmen Savcılık tarafından başvurucuya Ceza Kanunu’nda “idari” olarak nitelendirilen bir para cezası verilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun “bir devletin hukukuna ve ceza muhakemesi usulüne uygun olarak kesin bir hükümle mahkûm edildiği ya da beraat ettiğini” tespit edebilmek için hakkında karar verilecek ilk husus yapılan işlemlerin Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesi bağlamında “cezai” bir konuyu ilgilendirip ilgilendirmediğidir.

Mahkeme’nin Değerlendirmesi

Mahkeme Sözleşme’nin 6 & 1 maddesi açısından “cezai suç” kavramının özerk değerlendirildiğini yinelemektedir. Mahkeme, cezai suç konusunda Sözleşme’nin uygulanabilirliğini içtihat hukukunda Engel Kriterleri olarak bilinen üç kritere göre değerlendirir. Bu kriterlerden birincisi suçun iç hukuktaki sınıflandırması, ikinci kriter suçun niteliği ve üçüncü kriter ise ilgili kişinin karşılaşabileceği cezanın ağırlığıdır. Mahkeme, başvurucuya verilen idari para cezası uygulamasının “ceza muhakemesi” kavramı kapsamında olup olmadığını Engel kriterlerini baz alarak inceleyecektir.

Ulusal Hukuka Göre Suçun Sınıflandırması

Mahkeme, başvurucunun yargılandığı “kandaki alkol seviyesinin tespiti için biyolojik örnek vermeyi reddetme” eyleminin 195/2002 Sayılı Kanun’un “suçlar ve cezalar” bölümünde ve hapis cezasına yol açabilecek bir suç olarak yer aldığını belirtmiştir. Her iki taraf da bu yasal hükmün Romanya ceza hukukunun bir parçası olduğu konusunda mutabıktır. Mahkeme ayrıca, Ceza Kanunu’nun 181. maddesine göre, gerçekleştirilen eylemin, ceza hukuku ile korunan değerlerden birine yönelik müdahalesi gerekli ciddiyet seviyesine ulaşmadığında, bu eylemin suç teşkil etmediğini de belirtmiştir. Bu gibi durumlarda, soruşturmayı durdurma kararı ile birlikte, Ceza Kanunu’nda belirtilen ceza yerine yine aynı kanunda öngörülen “idari” bir cezanın verilmesi de Savcının takdir yetkisi kapsamındadır. Mevcut davada 7 Ağustos 2008 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı tarafından verilen karar da bu minvaldedir. Mahkeme iç hukuktaki nitelendirmenin sadece bir başlangıç noktası olduğunu ve sağlanan bulguların resmi ve göreceli olduğunu belirterek başvurucuya uygulanan cezanın yasal dayanağı hakkında daha ayrıntılı bir analiz yürütecektir.

Yürürlükteki Yasal Hükümlerin Hukuki Niteliği

Mahkemeye göre, alkol seviyesini belirlemek için biyolojik örnek vermeyi reddetme suçu doğası gereği hayatın korunması, fiziksel bütünlük, çevrenin, kamunun ve özel mülkiyetin korunması gibi ceza hukukunun korumasında olan değerlere yöneliktir. Ayrıca kanunla korunan sosyal değerlere zarar veren davranışları cezalandırmak ve caydırmak amacıyla ağır bir cezası- iki ila yedi yıl arasında hapis- bulunmaktadır. Mahkeme ayrıca, başvurucunun eylemlerinin 7 Ağustos 2008 tarihli karar ile bir suç olarak nitelendirilmemiş olmasına rağmen yine de ceza hukuku kapsamında olduğunu keza eylemin gerekli ciddiyet seviyesine ulaşmamasının Sözleşme’deki özerk “ceza” sınıflandırmasını engellemediğini belirtmiştir. Sonuç olarak Mahkeme, başvurucunun yargılandığı ve 07 Ağustos 2008 tarihli kararla son bulan süreçteki yasal hükmün doğası gereği cezai olduğunu kabul etmektedir.

Cezanın Ağırlık Derecesi

Cezanın önem derecesine karar verilirken ilgili yasanın sağladığı azami ceza referans alınır. Başvurucu, suçlandığı eylem ile ilgili olarak 1000 Romen leyi (yaklaşık 250 EURO) para cezasına çarptırılmıştır. Bu meblağ, Ceza Kanunu’nun 91. maddesine göre uygulanabilecek azami para cezasına karşılık gelmektedir. Her ne kadar Ceza Kanunu bu cezayı “idari” olarak tanımlasa dahi bu miktarda bir para cezasının amacı, başvurucunun sebep olduğu zararı onarmaktan ziyade başvurucuyu cezalandırmak ve caydırıcılık sağlamaktır.

Sonuç

Yukarıdaki açıklamalar ışığında Mahkeme, başvurucunun yargılandığı eylemin niteliğinin ve uygulanan cezanın Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin amaçları açısından “ceza usulü” kavramına dâhil olduğunu değerlendirmekte ve dolayısıyla maddenin uygulanabilirliği açısından ilk kriterin yerine getirildiğini belirtmektedir.

Başvurucunun Aynı Fiilden Dolayı İki Defa Yargılanıp Yargılanmadığı (İdem)

Davalı Hükümetin, aynı fiilden dolayı yargılama yapıldığına dair itirazı bulunmamaktadır. Mahkeme de hem 7 Ağustos 2008 tarihinde verilen kararın hem de Galati Temyiz Mahkemesi tarafından 14 Haziran 2010 tarihinde verilen kesin hükmün aynı fiile dair olduğunu belirtmiştir.

Yargısal İşlemlerin Tekrarlanıp Tekrarlanmadığı (Bis)

Davalı Hükümet, Savcılığın 7 Ağustos 2008 tarihli kararının işlemleri durdurduğunu fakat nihai olmadığını dolayısıyla esasında iki ayrı yargılamanın değil devam eden “tek” bir yargılama sürecinin olduğunu belirtmiştir. Hükümet, sadece davanın esasına dair beraat ya da mahkûmiyet gibi kararların yargı kararı olarak sayılabileceğini bu minvalde Savcılığın cezai soruşturmayı durdurma kararının bu şekilde kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Davalı Hükümete göre, üst düzey Savcının yeni bir delil bulunmasına ihtiyaç olmadan durdurulan soruşturmanın yeniden açılmasına dair karar verebildiği de düşünüldüğünde, ilk kararın kesin hüküm olmadığı açıktır.

Mahkemeye, Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin amacının kesin bir kararla sonuçlandırılan cezai işlemlerin tekrarlanmasını engellemek olduğunu yinelemektedir. Bu bağlamda:

i) 7 Ağustos 2008 tarihli kararın nihai bir beraat veya mahkûmiyet teşkil edip etmediği

Mahkeme, bir kişinin Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin korumasından yararlanabilmesi için nihai bir kararın yeterli olmadığını, bu kararın aynı zamanda beraat ya da mahkûmiyet içermesi gerektiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, içtihat hukuku çerçevesinde, öncelikle 7 Ağustos 2008 tarihli kararın bir beraat ya da mahkûmiyet teşkil edip etmediğini belirleyecek, eğer içeriyorsa bu kararın Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. madde bağlamında “kesin” olup olmadığına karar verecektir. Mahkeme bu kararı, 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Sözleşmesi’nin 31 ve 33. maddelerinde öngörülen yorumlama kuralları ışığında verecektir.

Mahkeme, madde metninin İngilizce ve Fransızca versiyonlarının farklı olduğunu ve Fransızca metinde geçen “jugement” kelimesinin “beraat etmiş ya da mahkûm edilmiş” kişiyi tanımlayacak biçimde kısıtlayıcı olarak yorumlanmasının, güvence altına alınan hakkın amacına aykırı olduğunu belirtmektedir. Mahkemeye göre, herhangi bir davada önemli olan, söz konusu kararın ilgili ulusal hukuk sisteminde adaletin idaresine katılan bir makam tarafından verilmiş olması ve bu makamın kişinin suçlandığı yasadışı davranışı saptama ve uygun biçimde cezalandırma konusunda yetkili olmasıdır. Mahkeme yasal bir durumun etkilerinin belirlenmesinde, örneğin iç hukukta idari olarak tanımlanan işlemlerin Sözleşme’deki özerk tanım itibariyle “cezai” olarak sınıflandırılmasında, tutarlı biçimde aynı yaklaşımı benimsemektedir. Mahkemeye göre, böyle bir kararın varlığı için he zaman adli müdahale gerekli değildir.

Mahkeme şimdiye kadarki içtihatlarında, beraat etmiş ve mahkum edilmiş kavramlarının kapsamını tanımlamamış ve bu konuya dair genel bir kriter belirlememiştir. Bununla birlikte bir Savcı tarafından verilen soruşturmanın durdurulması kararının mahkûmiyet ya da beraat kararı olmadığı ve dolayısıyla Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesinin böyle bir durumda uygulanamayacağına dair vermiş olduğu kararlar mevcuttur. Mahkeme belirli bir kararın “mahkûmiyet” ya da “beraat” olup olmadığına karar verirken söz konusu kararın asıl içeriğini ve başvurucunun durumu üzerindeki etkilerini değerlendirmektedir. Başka bir deyişle, bu durumun davanın esasına dair bir tespit olduğu belirtilmektedir. Böyle bir değerlendirmenin gerçekleşmesi için, kişiye karşı bir suçlamanın yapılmasından sonra bir soruşturmanın başlatılmış olması, mağdurla görüşülmüş olması, yetkili makamlar tarafından delillerin toplanmış ve incelenmiş olması ve bu deliller temelinde gerekçeli bir karar verilmiş olması gerekir. Mevcut davanın koşullarına ilişkin olarak Mahkeme, iç hukuk uyarınca Savcılığın ceza adaletinin idaresine dair rolü olduğunu belirtmiştir. Savcılığın başvurucunun iddia ettiği eylemleri soruşturmak ve tanık ya da şüpheliyi sorgulamak için yetkisinin olduğu açıktır. Kaldı ki sonrasında, Savcı tarafından başvurucunun yapmış olduğu eylemin suç olarak nitelendirilmesi için şartların yerine getirilip getirilmediği değerlendirilmiş ve hem kanıtlar hem de mevcut durum ve başvurucuya dair bütün koşullar değerlendirilerek bir karar verilmiştir. Savcılık, iç hukukun kendisine verdiği yetkiye uygun olarak aldığı soruşturmaya son verme kararı ile birlikte başvurucuya, cezai ve caydırıcı bir amacı olan bir ceza da vermiştir. İç hukuka uygun olarak verilen ceza, temyiz başvurusu için başvurucuya verilen sürenin bitiminde uygulanılabilir hale gelmiştir. Mahkemeye göre, Savcının yaptığı soruşturma ve iç hukuk tarafından kendisine verilen yetkiler dikkate alındığında mevcut davada Savcının değerlendirmeleri başvurucunun “cezai” sorumluluğu hakkında hem koşulları hem de bu cezanın tesisini ilgilendirmektedir dolayısıyla 7 Ağustos 2008 tarihinde verilen karar “mahkûmiyet” hükmündedir.

  1. ii) Başvurucunun “cezai mahkûmiyetine” yol açan 7 Ağustos 2008 tarihli kararın “kesin” niteliği

Sözleşme’ye Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesi, hükmün kesinleşmesi açısından kararı veren devletin iç hukukuna açıkça atıfta bulunur. Mahkeme öncelikle, bundan önceki davalardaki içtihatlarında “kesin” kararın ne olduğunu belirlerken her zaman Ek-7 No’lu Protokol İle İlgili Açıklayıcı Raporda bulunan kriterlere atıfta bulunduğunu not etmektedir. Bu kriterlere göre kararın kesin olması, iç hukuktaki nitelendirme ne olursa olsun “olağan” hukuk yollarının tüketilmesi ya da iç hukukta tanımlanmış zamanaşımı sürelerinin dolmuş olmasına bağlıdır. Mahkemenin bugüne kadarki içtihatları, kararın kesinleşmesine dair meselenin yalnızca ilgili devletin iç hukukuna tabi olduğu izlenimi oluşturuyor olsa dahi, bu kararlardaki iç hukuka yapılan atıflar daha nitelikli biçimde yorumlanmalı ve kendi bağlamında değerlendirilmelidir.

Sözleşme’nin bazı hakların ihlalini değerlendirmek açısından kullandığı bir kriter olan kanunilik, müdahalenin sadece iç hukukta yasal bir temelinin olmasını değil, aynı zamanda özerk yasallık kavramına özgü bir kalite şartının olmasını da ifade eder. Bu kavram, “yasanın” erişilebilirliği ve öngörülebilirliği ile ilgili şartların yanı sıra, kamu makamları tarafından Sözleşme ile korunan haklara keyfi müdahalelere karşı bir koruma sağlanması şartını da gerektirir. Bir kararın Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesi kapsamında “kesin” olup olmadığına karar verilmesi için olağan kanun yollarının tüketilip tüketilmediği incelenecektir. Bu minvalde iç hukukta, hem bir kanun yolunun kapsamını zamanında açıkça belirterek hem de kullanım prosedürünü söz konusu kanun yolunu kullanmasına izin verilen taraflar açısından açık hale getirerek yasal kesinlik ilkesi sağlamalıdır. Mahkeme özellikle bu bağlamda, bir kanun yolunun “olağan” olarak kabulü için bir zaman sınırının gerekli olduğunu, belirli bir kanun yolunu kullanması için taraflardan birisine tanınan sınırsız takdir hakkının, taraflar arasında büyük bir dengesizlik yaratarak hukuki kesinlik ilkesine aykırı olacağını belirtmektedir.

Mahkeme yukarıda sayılan ilkeler ışığında mevcut davayı değerlendirdiğinde ilk olarak, Savcılığın 7 Ağustos 2008 tarihli kararının bir yargı kararı olmaması ve üst düzey Savcılık Makamının denetimine tabi olması bakımından bir kesin hüküm olmadığını belirtmektedir. Mahkeme daha sonra, Savcılığın kararına karşı itiraz etme kanun yolunun “olağan” bir hukuk yoluna benzer olduğunu ve mevcut durum açısından “kesin” kararın belirlenmesinde dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir. Mahkeme başvurucunun 20 gün içerisinde bu karara itiraz etme hakkının olduğunu fakat başvurucunun bunu uygun görmeyerek bu kanun yoluna başvurmadığını not etmektedir. Üst düzey savcının “verilen cezayı kaldırarak işlemleri yeniden başlatması” kanun yolunun yasal kesinliği sağlayan “olağan” bir hukuk yolu olup olmadığı ise belirsizdir. Bu bağlamda Mahkeme, davanın herhangi bir mahkemeye sevk edilmeden önceki aşamasına dair olan bu başvurunun spesifik bağlamını görmezden gelemez. Savcılık Makamlarının çalışmalarını düzenleyen ilkeler ve cezai soruşturmaların ilk aşamasındaki rolleri göz önünde bulundurulduğunda üst düzey Savcının hiyerarşik denetim bağlamında alt düzey Savcısının aldığı kararın esastan incelemesini yapması mantıksız değildir. Bu davada üst düzey Savcılık ile başvurucuya tanınan kanun yollarının hedefi aynıdır fakat aynı amaca yönelik hukuk yollarının kullanımı ile ilgili olarak potansiyel kullanıcılara göre farklı koşullar öngörülmüştür. Başvurucu 20 gün içerisinde bu kanun yolunu kullanmak zorunda iken, üst düzey Savcılık açısından herhangi bir zaman sınırlaması bulunmamaktadır. Her ne kadar Mahkeme ceza adaleti açısından koşulların farklı olabileceğini kabul etse de somut olaydaki farklılık herhangi bir zaman sınırı olmamasından dolayı taraflar açısından kanun yoluna başvurma bakımından büyük bir dengesizliğe yol açmakta ve başvurucuyu yasal belirsizlik içerisinde bırakmaktadır. Bu nedenle üst düzey Savcının soruşturmayı yeniden açması, 7 Ağustos 2008 tarihli kararın kesin olup olmadığının tespiti açısından“ olağan” bir kanun yolu değildir. Başvurucunun 7 Ağustos 2008 tarihli karara karşı 20 gün içerisinde itirazda bulunmaması ve para cezasını ödemiş olması göz önüne alındığında, üst düzey Savcılığın cezai soruşturmayı tekrar başlattığı tarihte Savcılığın kararının zaten olağan hukuk yollarını tüketerek kesinleşmiş olduğu söylenmelidir.

iii)Yargılamanın tekrarlanmasının Sözleşme’ye Ek-7 No’lu Protokol’ün 4. maddesine aykırı olup olmadığı

Mahkeme, aynı suç ile ilgili iki defa yargılama ve cezalandırma olmayacağı ilkesini Ek-7 No’lu Protokol’ün 4 § 2 maddesi ile sınırlandırmaktadır. Bu bağlamda, davanın sonucunu etkileyebilecek yeni delillerin ortaya çıkması ya da önceki muhakemelerde temel bir eksikliğin olması durumlarında yapılan yeniden yargılanmalar, yasal kesinlik ilkesini ihlal etmeyecektir.  07 Ocak 2009 tarihli üst düzey Savcılığın soruşturmanın yeniden açılması kararı, önceki kararla aynı olaylar üzerinedir ve yeni bir delil getirilmemiş ya da incelenmemiştir. Bununla beraber, davalı Hükümet önceki işlemlerde temel bir kusur olduğu gerekçesiyle cezai işlemlerin yeniden başlatıldığını savunmuş ve bu durumun bazı suçların ciddiyetini göz önünde bulundurarak uygulamanın standartlaşmasını sağlamak için gerekli olduğunu belirtmiştir. Ancak Mahkeme 7 Ocak 2009 tarihli kararda bu husustan hiç bahsedilmediğine dikkat çekmiştir. Her halükarda davalı Hükümet tarafından ileri sürülen sebep Ek-7 No’lu Protokol’ün 4 § 2 maddesinde belirtilen istisnai koşullar kapsamında değildir. Bu koşullar altında Mahkeme, Ek-7 No’lu Protokol’ün 4 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

From → Haberler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: