İçeriğe geç

İHAM’ın Kaboğlu ve Oran v. Türkiye (no. 2) kararının çevirisi: “Akademisyenlerin azınlıklar ve kültürel haklara ilişkin yazdıkları rapor nedeniyle hedef haline getirilmesi ve sonunda beraat etmelerine rağmen uzun yıllar yargılanması, ifade özgürlüğüne aykırıdır.”

by 30/10/2020

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 20.10.2020 tarihli Kaboğlu ve Oran v. Türkiye (No. 2) daire kararında, oybirliğiyle, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin (Sözleşme) 8. maddesinin (özel ve aile hayatına saygı hakkı) ihlal edilmediğine, 10. maddesinin (ifade özgürlüğü) ise Kaboğlu ve Oran aleyhine yürütülen ceza yargılamaları sebebi ile ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Başvuru, sorumlu pozisyonda bulundukları kamu kurumu tarafından hazırlanan azınlıklar ve kültürel haklara ilişkin raporun yayımlanmasını takiben çeşitli tepkilerin hedefi haline gelen iki üniversite profesörü (Kaboğlu ve Oran) ile ilgilidir.

Başvurucular öncelikle Millet Meclisinde bir milletvekili tarafından yapılan konuşma ile özel hayata saygı haklarının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca aleyhlerine yürütülen cezai yargılamanın, ifade özgürlüklerini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular, suçlamalardan beraat etmişlerdir.

8. madde altında yapılan şikayet kapsamında Mahkeme, yerel mahkemelerin başvurucuların itibarlarının korunması hakkı ile milletvekilinin söz konusu ifade özgürlüğü arasında kabul edilebilir bir denge kurduğunu tespit etmektedir.

10. madde altında yapılan şikayet kapsamında Mahkeme, başvurucular aleyhine ceza yargılamasının başlatılmasının, raporlarında başvurucuların fikirlerini açıklamasını suç haline getiren bir yetkili makam tepkisi olarak görülebileceğini, oysa bu fikirlerin Türkiye’deki azınlıkların durumu ve statüleri hakkında kamuoyu tartışmalarına katkıda bulunduğunu tespit etmektedir. Sonuç olarak, ihtilaf konusu tedbir (başvurucular aleyhine ciddi suçlamalarla cezai yargılama başlatılması ve azımsanmayacak bir süre sürdürülmesi) toplumsal bir ihtiyacı karşılamamaktadır ve hedeflenen meşru amaç (milli güvenliğin korunması, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği) ile orantılı veya demokratik bir toplumda gerekli değildir.

Fransızca yazılan kararın tamamını buradan okuyabilirsiniz. Kararın özet çevirisi Günsu Karacaoğlan tarafından yapılmıştır.

Kaboğlu ve Oran v. Türkiye (No. 2), Başvuru No. 36944/07, Karar tarihi: 20.10.2020

Temel Olgular

Başvurucular İbrahim Özden Kaboğlu ve Baskın Oran, sırasıyla 1950 ve 1945 doğumludurlar ve Türkiye vatandaşıdırlar. İstanbul’da (Türkiye) ikamet etmektedirler. Üniversite profesörüdürler.

2003 tarihinde Kaboğlu ve Oran sırasıyla İnsan Hakları Danışma Kurulu (Başbakanlık altında kurulan bir kamu kurumudur; Hükümete insan haklarının korunması ve gelişmesine dair her konuda fikir, tavsiye, tasarı ve rapor sağlamakla görevlidir) Başkanı ve Danışma Kurulu kapsamında azınlık ve kültürel haklar Çalışma Grubu Başkanı olarak seçilmişlerdir.

2004 tarihinde Danışma Kurulu genel kurulu, azınlık ve kültürel haklar üzerine Türkiye’deki azınlıkların korunmasına ilişkin sorunları tespit eden bir rapor kabul etmektedir. Sonrasında, raporu anlatan ve başvurucuları eleştiren birçok yazı çeşitli gazetelerde yer almaktadır. Bu bağlamda Kaboğlu ve Oran aşırı milliyetçi gruplardan ve bireylerden ölüm tehditleri almaktadır.

Aynı yıl, bir parlamento üyesi (S.S) Millet Meclisinde başvurucuları “entel devşirme takımı”, “zehirli salyalarını akıtanlar”, “dışarıdan talimat alanlar” ve “hainler” ifadeleriyle tanımlamaktadır. Kaboğlu ve Oran kişilik haklarına saldırıldığı iddiasıyla hem ceza davası hem hukuk davası açmışlardır. Bu davalar başarısız olmuştur.

2005 tarihinde Ankara cumhuriyet savcılığı Kaboğlu ve Oran’ı, kin ve düşmanlığa tahrik ve raporun içeriğiyle Devletin yargı organlarını aşağılamak ile suçlamaktadır. Ankara Ceza Mahkemesinin başvurucuların ifade özgürlüğü hakkı kapsamında korunan kişisel fikirlerini ifade ettikleri şeklindeki tespitiyle, başvurucular kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasından beraat etmişlerdir. Bu karar, 2008 yılında Yargıtay Genel Ceza Kurulu tarafından onanmaktadır. Mahkeme daha sonra, kararı Devletin yargı organlarını aşağılama suçuyla listeden çıkarmaktadır.

Şikayetler ve Usul

Kaboğlu ve Oran 8. maddeye (özel ve aile hayatına saygı hakkı) dayanarak milletvekili S.S.’nin açıklamalarının itibarlarını zedelediğini ve bu bağlamda, Devletin özel hayatları için herhangi bir koruma sağlamadığından şikayetçi olmuşlardır.

10.madde kapsamında (ifade özgürlüğü) Kaboğlu ve Oran aleyhlerine yürütülen ceza yargılamasından şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, maruz kaldıkları ölüm tehditlerine ve saldırgan eleştirilere karşı yetkililerin hiçbir önleyici tedbir almadığını iddia etmişlerdir.

Başvuru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne 20 Ağustos 2007’de yapılmıştır.

Mahkeme’nin Kararı

8. Madde (özel ve aile hayatına saygı hakkı)

Mahkeme, milletvekili S.S.’nin, konuşmasında Danışma Kurulunun raporuna karşı tepkisini ve kızgınlığını ifade etmek ve raporu hazırlayanlarla birlikte raporun azmettiricilerinin (başvurucuların) kamudaki itibarlarını zedelemek için sert bir dil kullandığı kanaatindedir. Bununla birlikte Mahkeme, söz konusu ifadelerin biçiminin ve içeriğinin kışkırtıcı, tartışmalı ve biraz incitici olduğunu kabul etmekle beraber, resmin bütününe bakıldığında Türk toplumu için esaslı sorunlara değinen rapora ilişkin hararetli toplumsal tartışmaların yapıldığı bir bağlamda, bu ifadelerin yeterli olgusal dayanaktan yoksun ve nedensiz yere hakaret olarak değerlendirilemeyeceğini düşünmektedir.

Mahkeme, başvurucuların söz konusu konuşma sonrası açtıkları ceza davasının milletvekilinin yasama dokunulmazlığı gerekçesiyle usuli sebeplerle askıya alındığını ve kapatıldığını kaydetmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, milletvekillerinin meclis görüşmeleri sırasında yaptıkları açıklamaları kapsayan dokunulmazlığın, bazı koşullar altında Sözleşme ile uyumlu olduğuna daha önce hükmetmektedir.

Mahkeme, başvurucuların itibarlarının zedelendiği iddiasıyla açtıkları hukuk davasında hukuk mahkemelerinin tazminat taleplerini reddettiğini kaydetmektedir. Yargıtay, S.S.’nin konuşmasının, başvurucuların raporunda ifade edilen görüşleri paylaşmayan bir milletvekilinin ifade özgürlüğünü kullanması kapsamında olduğuna; bu konuşmanın kabul edilebilir eleştiri sınırını özellikle Millet Meclisi içinde gerçekleştiği için aşmadığına ve raporda değinilen noktaların önemli ve hassas olduğuna hükmetmektedir. Ayrıca, konuşmadaki bazı ifadelerin başvurucuların kendisine yönelmediğini ve her halde, onlarla ilgili yapılan açıklamaların eleştiri sınırları içerisinde kaldığını değerlendirmektedir.

Mahkeme’ye göre hukuk mahkemeleri başvuruculara yönelik ifadelerin kabul edilebilir eleştiri sınırını geçmediğine karar vermeden önce, Millet meclisinde bir milletvekilinin Türk toplumunu için önemli bir konuda ifade özgürlüğünü kullanmasının ve milletvekili S.S. ile başvurucular arasında konu üzerine fikir alışverişi yapılmasının kamu yararı için öneminin altını çizmektedir. Sonuç olarak Mahkeme, yerel makamların başvurucuların itibarlarını koruma hakkı ile S.S’nin ifade özgürlüğü arasında makul bir denge kurduğu sonucuna ulaşmaktadır. Bu sebeple Sözleşme’nin 8. maddesi ihlal edilmemiştir.

10. madde (ifade özgürlüğü)

84.       Söz konusu raporun kabulünden sonraki olayları ve tepkileri, başka deyişle özellikle, yüksek makamlardakiler ve siyaset sorumlularının onlar aleyhine yaptıkları düşmanca eleştiriler kadar onlara göre onları hedef gösteren yazıları; aleyhlerine yürütülen ceza yargılamasını ve aldıkları ölüm tehditleri başvurularında gösteren başvurucular, tüm bu hareketlerin ve olayların Sözleşmenin 10. maddesince korunan ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Ulusal makamların pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediklerini, onlar için önleyici tedbir alınmadığını ve hatta aleyhlerine yürütülen tehdit kampanyasının bir parçası olduklarını ileri sürmüşlerdir.

85.       Mahkeme, başvurucunun Sözleşme ve Protokolleri uyarınca öne sürdüğü hukuki değerlendirmelerle bağlı olmadığını ve olguları, başvurucunun ileri sürdüğünden farklı olarak, Sözleşmenin hükümlerine göre değerlendirerek hukuki niteliklerine karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri v. Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).

86.       Mevcut durumda Mahkeme, yukarıda açıklanmış olan iddiada başvurucuların gösterdiği olguların Sözleşmenin 10. maddesinin yalnızca pozitif yükümlülükleriyle değil, aynı zamanda negatif yükümlülükleriyle de ilgili olduğu kanaatindedir. Nitekim başvurucular aleyhine başlatılan ceza yargılaması, başvurucuların ifade özgürlüğü hakkına devlet yetkililerinin doğrudan müdahalesini oluşturmaktadır ve dolayısıyla Devletin ifade özgürlüğü alanında tüm müdahalelerden kaçınma ödevi ile ilgilidir. Buna karşılık başvurunun diğer hususları, başka bir deyişler başvuruculara yöneltilen düşmanca eleştiriler, aldıkları ölüm tehditleri, Devletin başvurucuların toplumsal tartışmalara katılımına elverişli bir ortam yaratma yükümlülüğü kapsamındadır (Dink, § 137) ve dolayısıyla Devletin, ifade özgürlüğünü gerçek kişilerin saldırılarına karşı da dahil olmak üzere koruma pozitif yükümlülüğü ile ilgilidir (Özgür Gündem, §§ 42-46).

87.       Sonuç olarak, olguların hukuki niteliğini belirleyecek merci olan Mahkeme, başvurunun başvurucular aleyhine yürütülen ceza yargılamasına ilişkin kısmını Devletin negatif yükümlülükleri kapsamında; başvuruda değinilen diğer hususları ise Devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında sırasıyla ayrı ayrı değerlendirmenin uygun olduğu kanısındadır.

  1. Hükümetin ilk itirazları üzerine

88.       Hükümet, iki hususta ilk itirazda bulunmuştur. İlk olarak Hükümet, mevcut durumda 8.madde kapsamında yapılan başvuruya ek olarak 10.madde kapsamında yapılan başvurunun incelenmesine yer olmadığı kanısındadır. Bu bağlamda, başvurucuların içeriği kamuoyuna açıklanan raporlarını yetkililere sunabildiklerini savunmuştur. Bu davanın öncelikli amacının; başvurucuların özel hayatlarına saygı hakları ile milletvekili S.S’nin ifade özgürlüğü hakkı arasında adil bir denge kurulup kurulamaması sorunu olduğu, bu sorunun da Mahkeme tarafından inceleme konusu yapıldığı kanaatindedir.

89.       İkinci ilk itirazla ilgili olarak Hükümet, başvurucuların başvurularında aleyhlerine yürütülen ceza yargılamasına değinmediklerini ve bu yargılama sebebiyle ifade özgürlüklerine saldırıldığını iddia etmediklerini ileri sürmüştür. Ayrıca Hükümet, 21 Haziran 2018 tarihli bilgilendirme yazısında Mahkemenin dava konusu olarak bu ceza yargılamasına değinmediğini eklemektedir. Bu sebeplerle Hükümet, söz konusu ceza yargılamasına ilişkin şikayetin bu başvuru kapsamında incelenemeyeceğini düşünmektedir.

90.       Başvurucular bu ilk itirazlara cevap vermemektedir.

91.       İlk itirazla ilgili olarak Mahkeme, Sözleşmenin 10. maddesi kapsamındaki şikayetlerinde başvurucuların rapor açıklandıktan sonra devlet yetkilileri ve üçüncü kişilerin gerçekleştirdiği bazı hareket ve olguların ifade özgürlüklerini ihlal ettiğini ileri sürdüklerini kaydetmektedir. Bu sebeple, bu şikayetin, yukarıda Sözleşmenin 8. maddesi kapsamında incelenenlerden farklı olarak yeni sorunlara değindiği kanaatindedir. Sonuç olarak Mahkeme bu ilk itirazı reddetmektedir.

92.       İkinci ilk itirazla ilgili olarak Mahkeme öncelikle, başvurucuların başvurularında aleyhlerine yürütülen ceza yargılamasını, ifade özgürlüklerini ihlal eden tüm hareket ve olaylar arasında saydıklarını kaydetmektedir. Sonrasında, 21 Haziran 2018 tarihli yazıda tarafları, bu bağlamda ortaya konan sorunlar arasında başvurucular aleyhine yürütülen ceza yargılamasına da değinerek Sözleşmenin 10.maddesi kapsamında yapılan şikayetle ilgili bilgilendirdiğini; 18 Aralık 2019 tarihli yazıda ise münhasıran bu ceza yargılaması üzerine taraflara belirli sorular yönelttiğini kaydetmektedir. Son olarak Mahkeme, Sözleşmenin 10.maddesi ile ilgili şikayetin unsuru olarak görülen bu başvurucular aleyhine yürütülen ceza yargılamasının ifade özgürlüğü hakkından doğan negatif yükümlülükler kapsamında ayrı bir inceleme gerektirdiğini hatırlatmaktadır (bu kararın 85-87.paragrafları). Sonuç olarak Mahkeme bu itirazı da reddetmektedir.

  • Başvurucular aleyhine yürütülen ceza yargılaması üzerine

93.       Başvurucular, aleyhlerine yürütülen ceza yargılamasının ifade özgürlüklerini ihlal ettiği kanaatindedirler. Bu bağlamda Sözleşmenin aşağıda alıntılanan 10.maddesine işaret etmektedirler:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

1. Kabul edilebilirlik üzerine

94.       Hükümet kabul edilebilirlik konusunda iki itiraz öne sürmüştür: ilki iç hukuk yollarının tüketilmemesi, ikincisi başvurucuların mağdur niteliğinin bulunmaması. İlki ile ilgili olarak Hükümet, başvurucular aleyhine Devletin yargı organlarını aşağılama suçu sebebiyle yürütülen ceza yargılamasının 8 Aralık 2012 tarihli Yargıtay kararı ile, yani Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girdikten sonra sonlanmasına rağmen, ilgililerin bu yola başvurmadığını ileri sürmüştür. Bu nedenle iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle şikayetin kabul edilemez bulunması gerektiği kanısındadır.

95.       İkinci itirazla ilgili olarak Hükümet öncelikle, başvurucuların halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan beraat ettiklerini, Devletin hukuk organlarını aşağılama suçunun kayıttan düşürüldüğünü ve sonuç olarak başvurucuların, aleyhlerine yürütülen ceza yargılamalarında hiçbir cezaya çarptırılmadıklarını açıklamaktadır. Oran’ın ölüm tehditleri aldığı yukarıda değinilen Kaboğlu ve Oran kararına (Kaboğlu ve Oran, §83) ve Kaboğlu tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvuru davasında verilen karara (Başvuru No. 2015/18503, 30 Mayıs 2019) -ki son kararda bu başvurucunun itibarının korunması hakkına saldıran birtakım kitap ve makale karşısında yeterli hukuki yanıtın bulunmadığı tespit edilmiş ve bu saldırıların ilgilinin entelektüel kişiliğini yok edebileceğini ve ifade özgürlüğünü kullanırken caydırıcı etki yaratabileceğini vurgulamaktadır- atıfta bulunan Hükümet, başvurucuların ifade özgürlüklerini kullanmalarına ilişkin ayrıntılı bir değerlendirmenin zaten yapılmış olduğu ve bu bağlamda başvurucuların artık mağdur niteliklerinin bulunmadığı kanaatindedir.

96.       Başvurucular Hükümetin itirazlarına karşı çıkmaktadır. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu ile ilgili yargılamanın 29 Nisan 2008 tarihli Yargıtay Genel Ceza Kurulu kararı ile ve Devletin hukuk organlarını aşağılama suçu ile ilgili sürecin de Adalet Bakanının soruşturma izni vermemesi ile sona erdiğine işaret etmişlerdir. Ayrıca aleyhlerine sürdürülen ceza yargılamasında mahkum olmasalar bile sürecin kendisinin ifade özgürlüğü haklarına bir saldırı niteliğinde olduğunu belirtmişlerdir.

97.       İç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme sebebiyle yapılan yargılamanın beraat kararını onayan 29 Nisan 2008 tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı ile sonlandığını kaydetmektedir (Kararda 19.paragraf). Sonrasında Mahkeme Devletin yargı organlarını aşağılama suçu ile ilgili olarak yerel nihai kararın 1 Nisan 2009’daki ceza mahkemesi kararı olduğunu ve bu suçla ilgili olarak Adalet Bakanının kovuşturma izni vermemesi sebebiyle listeden düşürüldüğünü belirtmektedir (Kararda 20.paragraf). Nitekim 18 Aralık 2012 tarihli Yargıtay kararı yerel bir nihai karar olarak değerlendirilemez, çünkü söz konusu yüksek yargı kararında başvurucuların başvurusunu esastan incelenmemiş, yalnızca CMUK (mülga) 317.maddesini uygulayarak usuli sebeplerle kabul edilemez olduğunu belirtmektedir (Kararda 21.paragraf). Sonuç olarak bu ceza yargılamasının 1 Nisan 2009 tarihli ceza mahkemesi kararı ile, yani Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun 23 Eylül 2012’de yürürlüğe girmesinden önce sonlandığını kabul etmek gerekir. Dolayısıyla başvurucular, aleyhlerine yürütülen bu yargılamayla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunamamaktadır. Hükümet, ayrıca mevcut durumda olduğu gibi 23 Eylül 2012 tarihinden sonra temyiz başvurusunun reddi kararı verildiğinde, Anayasa Mahkemesinin ceza yargılamasına ilişkin sunulan şikayetleri incelemek üzere ratione temporis yetkili olduğunu gösteren hiçbir elverişli husus sunmamaktadır. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddedilmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.

98.       Mağdur niteliğinin yokluğuna ilişkin itiraz açısından Mahkeme öncelikle, Hükümetin bahsettiği Kaboğlu ve Oran kararındaki gözlem ile Anayasa Mahkemesinin 30 Mayıs 2019 tarihli kararındaki gözlemin ilgililerin ifade özgürlüğü haklarını kullanması üzerine başvurucular aleyhine yürütülen ceza yargılaması ile yaratılmış olabilecek caydırıcı etki sorunu üzerinde hiçbir şekilde durmadığını kaydetmektedir. Ayrıca Mahkeme, bu itirazın, başvurucuların Sözleşmenin 10.maddesinde korunan ifade özgürlüğü haklarının kullanımına yönelik bir müdahalenin varlığının incelenmesiyle ve dolayısıyla şikayetin özüyle yakından bağlantılı sorunları gündeme getirdiğini göz önünde bulundurarak (Dilipak v. Türkiye, No. 29680/05, § 38, 15 Eylül 2015), esastan inceleme yapmaya karar vermektedir.

99.       Bu şikayetin Sözleşmenin 35.maddesinin 3.fıkrasının a bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca başka herhangi bir kabul edilemezlik sebebiyle karşılaşmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.

2. Esas Üzerine

a) Tarafların iddiaları

i. Başvurucular

100.     Başvurucular, her ne kadar halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan beraat etmiş olsalar ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçuyla ilgili olarak yapılan ceza yargılaması kayıttan düşmüş olsa da, yargılama boyunca hapis cezasına çarptırılacakları korkusunu yaşadıklarını, ifade özgürlüklerini kullanmalarının sonucu olarak büyük bir kaygı ve stres hissettiklerini, otosansüre boyun eğme riski olan azınlıklar gibi hassas konularda fikirlerini ifade etmekten kaçındıklarını iddia etmişlerdir. Bu sebeple özellikle üniversite profesörü olmaları dikkate alındığında, ihtilaf konusu ceza yargılamasının ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini düşünmektedirler.

101.     Ceza yargılamasının yasal dayanağının yeni Ceza Kanununun 216. ve 301.maddesi olduğu bilgisiyle başvurucular, aleyhlerine yapılan ceza soruşturmalarının hiçbir meşru amacı bulunmadığını ve gerekçelendirilemeyeceğini; çünkü onlara göre raporun içeriğinde hiçbir şiddet ve intikam çağrısı veya hiçbir şekilde başkasının itibarına ve haklarına yönelik saldırı bulunmadığını iddia etmişlerdir.

ii. Hükümet

102.     Hükümet, Cumhuriyet savcısının işinin gerektirdiği işlev ve yasal görevleri çerçevesinde başvurucularla ilgili olarak yapılan şikayetler sonucu soruşturma başlattığını, süreç boyunca başvuruculara yönelik hiçbir kısıtlayıcı tedbir alınmadığını, yerel mahkemelerde Mahkeme içtihatlarına uygun olarak başvurucuların halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan beraat ettiklerini, Devletin yargı organlarını aşağılama suçuna ilişkin yargılamanın listeden düşüldüğünü ve bu yargılamayla ilgili olarak başvuruculara hiçbir cezai yaptırım uygulanmadığını belirtmektedir.

103.     Ayrıca Hükümet, bu ceza yargılamalarının başvurucuların ifade özgürlüklerini kullanmalarında veya iş hayatlarında hiçbir caydırıcı etki yaratmadığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Oran’ın raporun yayınlanmasını takiben basında rapor üzerine fikirlerini açıkladığına, bazı gazetecilerin rapora yöneltilen tepkileri eleştiren makaleler yazıklarına, bazı Kurul üyelerinin başvuruculara desteklerini göstermek için Cumhuriyet savcısına dilekçe sunduklarına, bu kişilerin üniversite profesörü olarak çalışmaya devam ettiklerine ve tezlerini sürdürdüklerine hatta bazılarının bu raporu konu edindiğine, aleyhlerine hiçbir disiplin cezası verilmediğine ve konu üzerine birçok tez, araştırma ve makale üretilmesi ile raporda sunulan fikirlerin kamuoyunda tartışılmasının engellenmediği tam aksine kolaylaştırdığına işaret etmektedir.  Ayrıca Hükümet, başvurucular gibi entelektüellerin, fikirlerini sunduklarında cesaret ve hoşgörü göstermeleri gerektiği kanısındadır. Bu sebeple Hükümet, başvurucuların ifade özgürlüğüne müdahale edilmediğini düşünmektedir.

104.     Mahkeme tarafından müdahale varlığının bulunduğu kabul edildiği ihtimalde Hükümet, bu müdahalenin yeni Ceza Kanunun 216. ve 301.maddelerinde öngörüldüğünü ve bunların kamu güvenliği, milli güvenlik ve ülke bütünlüğü meşru amaçlarına yönelik olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca, Mahkemenin içtihatlarına uygun olarak, yürütülen ceza yargılamasının ve yerel mahkemelerde buna göre verilen kararların özenli olduğu, ihtilaflı müdahalenin demokratik toplumda gerekli bir müdahale olduğu ve hedeflenen meşru amaçlar için orantılı olduğu kanısındadır.

b. Mahkemenin değerlendirmesi

i. Müdahalenin varlığı

105.     Mahkeme, yukarıda bahsi geçen Dilipak kararının 44-47.paragraflarında açıkladığı içtihadını hatırlatmaktadır. Buna göre, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkisi olan bazı durumlar, ilgili kişilere -nihai bir mahkumiyet kararı olmaksızın- ifade özgürlüklerinin kullanımına müdahalenin mağduru niteliği verebilir.

106.     Mahkeme, Döner ve diğerleri v. Türkiye kararındaki (No. 29994/02, §§ 85-88, 7 Mart 2017) başvurucular aleyhine yürütülen yaklaşık bir yıl dört ay süren, ilgililerin beraat ettiği fakat süreç boyunca arama, gözaltı ve tutukluluk gibi tedbirlerin bulunduğu ceza yargılamasının ilgililerin ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturduğuna yönelik yaklaşımını hatırlatmaktadır.

107.     Mahkeme ayrıca, Ali Gürbüz v. Türkiye kararında (No. 52497/08 ve 6 daha, §§ 59-69, 12 Mart 2019) başvurucu aleyhine, sahibi olduğu gazetede yasadışı örgütlerin sorumlularının beyanlarını içeren yazılara yer verilmesi sebebiyle yürütülen ve önemli süreler boyunca ( beş yıl beş ay dokuz gün ve yedi yıl dört ay on gün arasında) devam eden yedi ceza yargılamasının, bu yargılamalar kapsamında ilgiliye yönelik kısıtlayıcı tedbirlerin alınmamasına ve beraat kararlarına bakmaksızın, yaratabileceği caydırıcı etkiyi dikkate alarak ifade özgürlüğü hakkının kullanımına “müdahale” oluşturduğunu değerlendirdiğini hatırlatmaktadır.

108.     Mahkeme ayrıca, Selahattin Demirtaş v. Türkiye (No.3) kararında (No. 8732/11, §§ 25 ve 26, 9 Temmuz 2019) bir televizyon programında yaptığı açıklamalar sebebiyle başvurucunun aleyhine ceza yargılaması yürütüldüğünü, sürecin yaklaşık beş yıl sürdüğünü ve bu yargılamalarda verilen hükmün açıklanmasının beş yıl boyunca geri bırakılması kararı ile kovuşturmanın üç yıl ertelenmesi kararının caydırıcı etkiye sebep olabileceğini dikkate alarak kurduğu, bu yargılamaların ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanımına müdahale oluşturduğuna yönelik hükmünü hatırlatmaktadır.

109.     Mahkeme bunlara ek olarak, potansiyel yazarları otosansüre yöneltebilecek, genel anlamda bazı ifadeleri engelleyecek mevzuatın varlığının ifade özgürlüğüne müdahale oluşturabileceğini hatırlatmaktadır (Dilipak, § 47). Örneğin Vajnai v. Macaristan (No. 33629/06, § 54, İHAM 2008) kararında Mahkeme, mevcut davada kırmızı yıldız mevzuatı olarak geçen bir amblem hakkındaki düzenlemede yer alan genel yasaktan kaynaklanan belirsizliklerin ifade özgürlüğünün kullanımında caydırıcı etkiye sahip olabileceği ve o amblemden çıkan birçok anlam bağlamında basının otosansürüne sebep olabileceğini değerlendirdiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca Mahkeme, Türk Ceza Kanunun 301.maddesine -o dönemde, Türklüğü aşağılama da engelleniyordu ve kapsamı belirsizdi- dayanılarak yapılan şikayetler sebebiyle ceza soruşturması açılması tehdidinin, kovuşturmanın henüz olmadığı ve nihai mahkumiyetin bulunmadığı durumda dahi ilgiliye ifade özgürlüğüne müdahalenin mağduru olma niteliği verdiği kanısındadır (Altuğ Taner Akçam v. Türkiye (No. 27520/07, §§ 70‑75, 25 Ekim 2011).

110.     Mahkeme mevcut durumda, Danışma Kurulunun işlevleri kapsamında başvurucuların hazırladığı ve kamuya sunduğu raporun içeriği sebebiyle halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettikleri ve Devletin yargı organlarını aşağıladıkları iddiasıyla başvurucular aleyhine ceza yargılaması yürütüldüğünü gözlemlemektedir. Mahkeme daha sonra başvurucuların ilk suçlamadan beraat ettiklerini, ikinci suçlamanın ise Adalet Bakanından kovuşturma izni çıkmaması sebebiyle listeden düştüğünü gözlemlemektedir (bu kararda 16-20.paragraflar).

111.     Mahkeme ayrıca, başvurucuların yalnızca soruşturma esnasında Cumhuriyet savcısı tarafından ifade vermek üzere çağrıldıklarını (bu kararın 15.paragrafı), ancak bu dava ile ilgili olarak yürütülen süreçte tutulmadıklarını kaydetmektedir (aksi için bkz. Nedim Şener v. Türkiye, No. 38270/11, §§ 94-96, 8 Temmuz 2014, ve Şık v. Türkiye, No. 53413/11, §§ 83‑85, 8 Temmuz 2014). Sonrasında, başvurucuların bu süreç sebebiyle başka bir kısıtlayıcı tedbire maruz kalmadıklarını kaydetmektedir.

112.     Bu durumda Mahkemeye göre, asıl sorun başvurucuların mahkum olmadığı ve bu çerçevede ilgililere yönelik başka kısıtlayıcı tedbirlerin alınmadığı ihtilaflı bir ceza yargılamasının kendisinin, başvurucuların ifade özgürlüklerine bir müdahale oluşturup oluşturmadığıdır.

113.     Mevcut davada Mahkeme öncelikle şikayet edilen ceza yargılamasının yeni Ceza Kanunun 216 ve 301.maddelerine dayandığını, bunların halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçlarını engellediğini kaydetmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda alıntılanan Altuğ Taner Akçam kararında yeni Ceza Kanunun 301.maddesinin aşırı geniş ve belirsiz olduğunu ve bireylere davranışlarını düzenleme ve hareketlerinin sonucunu görme fırsatı vermediği için ifade özgürlüğünün kullanımına yönelik sürekli bir tehdit olduğunu değerlendirmektedir (ibidem, §93). Mahkeme ayrıca, bu suçun kovuşturulması için Adalet Bakanından izin alınması şartının, bunun kötüye kullanılmasına karşı güvenilir ve sürekli bir koruma oluşturmadığı, siyasal durumun değişmesi ihtimalinde bunun Adalet Bakanına etki edebileceği bu bağlamda keyfi kovuşturma izni vermesine yol açabileceği kanaatindedir (ibidem, §94). Ayrıca Mahkeme, başka davalarda, eski Ceza Kanununun 159.maddesi ile yeni Ceza Kanununun 301.maddesinden kaynaklı suçun, hükümdeki geniş ifadeler sebebiyle başvurucular açısından öngörülebilir olduğu konusunda ciddi şüpheleri bulunduğunu belirtmaktadır (alıntılanan Dink, § 116, 14 Eylül 2010, alıntılanan Dilipak, § 58, Fatih Taş v. Türkiye (No. 5), No. 6810/09, § 38, 4 Eylül 2018, Önal v. Türkiye (No. 2), No. 44982/07, § 29, 2 Temmuz 2019, Yurtsever v. Türkiye ([komite], No. 42320/10, § 30, 5 Eylül 2017, et Özer c. Türkiye ([komite], No. 47257/11, § 26, 5 Eylül 2017). Bu kararların bazılarında Mahkeme yukarıda değindiği Adalet Bakanının izin şartın ilişkin değerlendirmeleri yinelemektedir (alıntılanan Yurtsever, §30, ve alıntılanan Özer, §26). Yukarıdaki tespitler ışığında, eski Ceza Kanunun 159.maddesi ile yeni Ceza Kanununun 301.maddesinden kaynaklı suçun başvurucular açısından öngörülebilirliğine ilişkin olarak Mahkeme birçok kararda, bu son hükümlere dayanılarak yürütülen kovuşturmaların doğası gereği ifade özgürlüğü ve kamuoyu tartışmaları açısından caydırıcı etkide olduğuna hükmetmektedir (bkz. mutatis mutandis, alıntılanan Ali Gürbüz, § 65). 

114.     Mahkeme, başvurucular aleyhine yürütülen ceza yargılamasının üç yıl dört ay on altı gün sürdüğünü görmektedir. Dolayısıyla her ne kadar bu yargılamanın sonucu ilgililerin suçlardan birinden beraatı ve diğerinden kovuşturulmaması olsa da Mahkeme, sürecin önemli bir süre devam ettiğini kaydetmektedir. Bu sürenin uzunluğu ve buna ek olarak Cumhuriyet savcılığındaki dokuz aylık soruşturma süreci dikkate alındığında Mahkeme, yargılama boyunca yaşanan mahkum edilme korkusunun kaçınılmaz bir şekilde başvurucular üzerinde baskı oluşturacağı ve onları, insan hakları alanında hassas konularla ilgilenen üniversite profesörleri olarak da, otosansüre yönelteceği kanaatindedir (bkz. mutatis mutandis, alıntılanan Ali Gürbüz, § 66).

115.     Mahkeme, başvurucular aleyhine yürütülen ve dikkate değer bir süre boyunca devam eden ihtilaflı ceza yargılamasının sebep olabileceği caydırıcı etkiyi dikkate alarak, bu yargılamaların başvurucular için yalnızca saf bir varsayımsal risk olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Mahkemeye göre bu yargılamaların kendisi gerçek ve etkili kısıtlamalardan oluşmaktadır. Bu süreçle ilgili beraat ve kovuşturmaya yer olmadığı kararları yalnızca, bahsedilen risklerin varlığını sona erdirmiş ancak bu yargılamaların ilgililer üzerinde bir süre baskı yaratmış olduğu ve onları sindirici ve kamu yararına ilişkin konularda fikirlerini ifade etme konusunda cesaretlerini kırıcı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır (bkz. Erdoğdu v. Türkiye, No. 25723/94, § 72, İHAM 2000‑VI, alıntılanan Dilipak, § 50, Ergündoğan v. Türkiye, No. 48979/10, § 26, 17 Nisan 2018, ve alıntılanan Selahattin Demirtaş v. Türkiye (No.  3), § 26, ve, a contrario, Otegi Mondragon v. İspanya, No. 2034/07, § 60, İHAM 2011, Metis Yayıncılık Limited Şirketi ve Sökmen v. Türkiye, No. 4751/07, § 35, 20 Haziran 2017, ve Nalan Erkem v. Türkiye [komite], No. 38193/08, § 30, 2 Ekim 2018).

116.     Yukarıdakiler ve mevcut başvurunun belirli özellikleri ışığında Mahkeme, Hükümetin başvurucuların mağdur nitelikte olmadığına dair itirazını reddetmekte ve kovuşturmaların Sözleşmenin 10.maddesi kapsamında korunan ifade özgürlüğü hakkının kullanımına “müdahale” oluşturduğuna karar vermektedir.

ii. Müdahalenin gerekçesi

117.     Böylesi bir müdahale “kanunda öngörüldüğü” hallerle sınırlı olarak ikinci fıkrada bahsi geçen meşru amaçlardan bir veya birkaçına yönelmemesi ve bunlara müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmaması halinde Sözleşmenin 10.maddesini ihlal etmektedir.

118.     Mahkeme başvurucular aleyhine, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçları sebebiyle yürütülen ceza yargılamasının hukuki bir dayanağı olduğu (bkz. yeni Ceza Kanununun 216 ce 301.maddeleri) konusunda tartışma konusu müdahalenin tarafları arasında bir çekişme bulunmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, yeni Ceza Kanununun 301.maddesinden kaynaklı suçun, hükümdeki geniş ifadeler sebebiyle başvurucular açısından öngörülebilir olduğu konusunda ciddi şüpheleri bulunduğunu hatırlatmaktadır (alıntılanan Dink, § 116, 14 Eylül 2010, alıntılanan Dilipak, § 58, alıntılanan Fatih Taş (No. 5), § 38). Bu hükmün öngörülebilirliği konusundaki şüphelerini yinelemekle birlikte, müdahalenin gerekliliği konusunda ulaştığı sonucu dikkate alarak bu sorunu çözmenin gerekli olmadığına karar vermektedir (aşağıdaki 123.paragraf). Ayrıca Mahkeme, bu müdahalenin Sözleşmenin 10.maddesinin 2.fıkrasında öngörülen meşru amaçlara, başka ifadeyle kamu güvenliğine, milli güvenliği ve ülke bütünlüğünü korumaya yöneldiğini kabul edebilir.

119.     Müdahalenin gerekliliği konusunda Mahkeme, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve özellikle Bédat v. İsviçre ([BD], No. 56925/08, §48, 29 Mart 2016), alıntılanan Fatih Taş (No. 5) (§ § 29-35) ve Erbakan v. Türkiye (No. 59405/00, § § 55-57, 6 Temmuz 2006) kararlarında özetlenen ilkelere değinmektedir.

120.     Mevcut olayda Mahkeme, başvurucular tarafından yazılan ve yayımlanan, açıklanan ve ilgililer aleyhine yürütülen ceza kovuşturmalarının sebebi olan, azınlık hakları ve kültürel haklara ilişkin raporun Türkiye’deki azınlıkların haklarına ve kültürel haklara ilişkin hassas bir sorunu ele aldığını; ilgili olarak yetkililer tarafından henüz kabul edilen politikaları ülkedeki azınlıkların durumunu iyileştirmek amacıyla konuyla eleştirdiğini gözlemlemektedir (bu kararın 8 ve 9.paragrafları).

121.     Mahkeme, yerel mahkemelerin, söz konusu raporun Türkiye Cumhuriyeti’nin esaslarını hedef alması, kamuoyunda öfke uyandırması ve tepkilere yol açması nedeniyle başvurucular aleyhine ihtilaflı yargılamaları yürüttüğünü kaydetmektedir (bu kararın 16.paragrafı). Bu bağlamda Mahkeme, yetkililerin raporun anlamına veya içeriğine dair Mahkemenin ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında açıklanan ve uygulanan kriterlere göre hiçbir uygun değerlendirme yapmadığını anlamaktadır. Ayrıca Mahkeme, ceza yargılamalarını yürüten yetkililerin, ilgili raporun bütününde şiddet kullanımına çağrı, silahlı direniş ya da ayaklanma içerdiğini ya da nefret dili olduğunu veyahut da “nedensizce saldırgan” ve incitici bir karaktere sahip olduğunu iddia etmediklerini, ki bunun Mahkeme için dikkate alınması gereken esas husus olduğunu belirtmektedir (Sürek v. Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999, ve Belek et Velioğlu v. Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015).

122.     Bu şartlar altında, başvurucular aleyhine yargılama başlaması yetkili mercilerin başvurucuların rapordaki Türkiye’deki azınlıkların konumu ve statüsüne ilişkin kamu sorunu üzerine yapılan kamuoyu tartışmasına katılım olarak değerlendirilebilecek fikirlerini ifade etmelerini ceza yoluyla engelleme eğilimi olduğu şeklinde görülebilir (bkz. mutatis mutandis, alıntılanan Dilipak, § 69).

123.     Yapılan açıklamalar bağlamında Mahkeme, şikayet edilen tedbirin yani başvurucular aleyhine ağır ceza suçlamalarına dayanılarak ceza davalarının açılması ve dikkate değer bir süre boyunca devam etmesinin zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap vermediği; hiçbir halde hedeflenen meşru amaçlarla orantılı ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatindedir.

124.     Tüm bunlar ışığında Mahkeme, Sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir.

C. Başvuruda Sözleşmenin 10.maddesi ile ilgili olarak kalan hususlar üzerine

125.     Sözleşmenin 10.maddesine işaret eden başvurucular, azınlık hakları ve kültürel haklar üzerine raporda açıkladıkları fikirlerle açığa çıkan; siyasi isimlerin ve üst düzey yetkililerin açıklamalarında ve gazete yazılarında aleyhlerine yapılan şiddetli eleştirilerde, ölüm tehditlerinde kendisini gösteren ve amacı onları sindirmek ve söz konusu raporun başlattığı tartışmaları söndürmek olan tepkiler karşısında devlet yetkililerinin başvurucuların ifade özgürlüklerini kullanmalarını garanti altına almalarını gerektiren pozitif yükümlülüklerini ihmal ettiklerini iddia etmişlerdir.

126.     Sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edildiğine ilişkin yukarıda yaptığı çıkarımı (yukarıda 124.paragraf) dikkate alan Mahkeme, Sözleşmenin 10.maddesinden doğan Devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia eden şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına hükmetmektedir. Bununla birlikte, tarafların iddiaları ve sebeplerin tamamı dikkate alındığında Mahkeme, şikayetin ne kabul edilebilirliği ne de esası hakkında ayrıca inceleme yapılmasına gerek olmadığı kanısındadır (benzer bir yaklaşım için bkz. Işıkırık v. Türkiye, No. 41226/09, §71, 14 Kasım 2017; ayrıca bkz. alıntılanan Kaboğlu ve Oran, §93 ve Kamil Uzun v. Türkiye, No.37410/97, §64, 10 Mayıs 2007).

Adil Tazmin (41. Madde)

Mahkeme, Türkiye’nin her bir başvurucuya manevi tazminat olarak 2,000 Euro vermesine karar vermektedir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: