Av. Rabia Gündoğmuş
İstanbul Barosu
Bu makalenin yazılış amacı, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu başvuruların İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihadı nezdinde tedrici gelişiminin aktarılmasıdır. Makale kendi içinde iki bölüm ve dört ana başlık altında ele alınacaktır:
- Devletin pozitif yükümlülükleri kavramının ortaya çıkışıyla klasik insan hakları hukuk anlayışında bir kopuşun gerçekleşmesi
- Opuz v. Türkiye Kararı öncesi İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin konuyu değerlendirmesi
- Opuz v. Türkiye Kararı
- Opuz v. Türkiye Kararı sonrası İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu içtihadı
Birinci bölüm olan bu bölüm, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Opuz v. Türkiye Kararı değerlendirilmesiyle sona erecektir. Makalenin ikinci bölümünde ise Opuz v. Türkiye Kararı sonrası İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet konulu içtihadının yerleşik hale gelmesinin seyri ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Madde 3 açısından farklılaşan yorumu ele alınacaktır.
Daha fazlasını oku…İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 21 Temmuz 2020 tarihli Adana TAYAD v. Türkiye kararında TAYAD’ın Adana şubesinin bazı yöneticilerinin yasadışı eylemlerde bulunduğu iddiasıyla bu davalarda henüz kesinleşen bir yargı kararı olmamasına rağmen yetkililer tarafından kapatılmasının 11. maddede düzenlenen örgütlenme ve dernek kurma özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir.
Mahkeme, bir derneğin feshedilmesinin üyeleri üzerinde önemli sonuçlara yol açan çok ağır bir tedbir olduğunu ve sadece çok ciddi bir durumda böyle bir tedbire başvurulması gerektiğini vurgulamıştır. Sözleşme’nin 11. maddesi altında devletler, böyle bir tedbire neden başvurduklarını gösteren meşru sebeplerini ortaya koyma yükümlülüğü altındadır. Mahkeme, özellikle dernek kurma özgürlüğünün özüne dokunan bir müdahale olarak derneğin feshedilmesini meşru kılacak gerekçelerin varlığının gösterilmediğini belirtmiştir. Bu nedenle Mahkeme, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını söyleyerek 11. maddenin ihlaline karar vermiştir.
Kararın tamamını buradan okuyabilirsiniz. Basın özeti çevirisi av. Benan Molu tarafından yapılmıştır.
Adana TAYAD v. Türkiye, Başvuru no. 59835/10, Karar tarihi: 21.07.2020
Başvuru konusu olaylar
Başvurucu, Adana TAYAD olarak bilinen Adana Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’dir. Derneğin amacı, tutuklu ve hükümlü kişilerin ailelerine yardım etmek ve onlara destek sunmaktır.
18 Ocak 2008 tarihinde Adana İl Emniyet Müdürlüğü, Adana TAYAD’a teslim edilmek üzere üç ya da dört gün boyunca Abdullah Öcalan’a destek olmak amacıyla imza toplandığına dair gizli bir bilgi öğrenmiştir. Bu bilgiyi doğrulamak için Dernek binalarında yetkililer tarafından bir arama yapılmıştır.
Adana Valiliği’nin de onayıyla 31 Ocak 2008 tarihinde kurulan bir komisyon, 21 Nisan – 13 Mayıs 2008 tarihleri arasında dernek faaliyetlerini denetlemiştir. Komisyon, derneğin gelirlerine ilişkin orijinal ya da fotokopi olarak herhangi bir belge sunamadığını ve 24 Aralık 2006 tarihli genel kurul toplantısına katılan kişilerin imzalarıyla 8 Temmuz 2007 tarihli kurul toplantısına katılan kişilerin imzaları karşılaştırıldığında, bu imzalar arasında farklılıklar olduğunu belirtmiştir.
Daha önce 7 Nisan 2006 tarihinde, derneğin yönetim kurulu üyeleri hakkında Dernekler Kanunu’na aykırılıktan dava açılmıştır. 10 Nisan 2006 tarihinde ceza mahkemesi, bu nedenle altı ay hapis cezası vermiş, bu ceza para cezasına çevrilmiştir. Bu karar, 27 Mart 2012 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır.
Dernekte yapılan aramanın ardından derneğin bazı yöneticileri hakkında örgüt propagandası yaptıkları iddiasıyla ağır ceza mahkemeleri önünde davalar açılmıştır. 31 Mart 2009 tarihinde bu kişiler iki yıl hapis cezasıyla cezalandırılmıştır. 19 Kasım 2012 tarihinde Yargıtay bu kararı, 6352 sayılı Yasa’da 5 Temmuz 2012 tarihinde yapılan değişiklik nedeniyle bozmuştur. Yeniden yargılamanın ardından 24 Ekim 2013 tarihinde mahkeme, verilen hapis cezalarının ertelenmesine karar vermiştir.
12 Ağustos 2008 tarihinde Adana savcılığı, derneğin kapatılması için iddianame hazırlamıştır. 17 Eylül 2009 tarihinde mahkeme, derneğin kapatılmasına karar vermiştir. Mahkeme, derneğin artık tüzüğünde tanımlanan amaçlarla uyumlu faaliyetlerde bulunmadığını, yasadışı terör örgütlerinin propagandasını yaptıklarını ve bunun bir sonucu olarak, amaçlarının ve varlığının Medeni Kanun’un 89. maddesi uyarınca ‘kanuna ve ahlaka aykırı hale geldiği’ni belirtmiştir.
TAYAD’ın 7 Ekim 2009 tarihli temyiz başvurusu, 3 Aralık 2009 tarihinde reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir.
Başvurucunun ihlal iddiaları
Başvurucu, yetkililer tarafından derneğin kapatılmasının Sözleşme’nin 11. maddesinde düzenlenen örgütlenme ve dernek kurma özgürlüğüne aykırı olduğunu iddia etmiştir.
Başvuru, 20 Eylül 2010 tarihinde yapılmıştır.
Mahkeme’nin Kararı
11. Madde
Mahkeme, yerel mahkemenin başvurucu derneği feshedip bir dernek olarak herhangi bir faaliyette bulunmasını engelleyerek derneğin varlığını sona erdirdiğini kaydetmektedir. Bu tedbir, Sözleşme’nin 11. maddesi altında dernek kurma özgürlüğüne müdahale noktasına ulaşmaktadır. Bu müdahale, Medeni Kanun’un 89. maddesinde düzenlenmiş, yani yasa ile öngörülmektedir ve düzenin bozulmaması meşru amacını taşımaktadır. Mahkeme için bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına karar vermek kalmıştır.
Derneğin feshi süreci, Adana savcılığının talebi üzerine başlamıştır. Mahkeme bu talebi kabul etmiş ve derneği feshetmiştir.
İHAM, yerel mahkemenin derneğin feshi kararına baktığında, bu kararın Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nin 31 Mart 2009 tarihli ve kesinleşmeyen kararına, dava dosyasında bulunan bilgiye ve derneğin bazı yöneticilerine para cezası verilen karara dayandığını gözlemlemiştir.
Mahkeme, Adana savcılığı tarafından derneğin bazı üyeleri ve yöneticilerine yöneltilen suçların ciddiyetinin farkındadır. Ancak Mahkeme’nin görüşüne göre, yerel mahkemeler, derneğin bazı üyeleriyle ilgili ceza mahkemeleri tarafından verilen özellikle de henüz kesinleşmeyen kararlara dair bağımsız bir değerlendirme yapmalıydı.
Mahkeme, bir derneğin kapatılmasının üyeleri üzerinde önemli sonuçlara yol açan çok ağır bir tedbir olduğunu ve sadece çok ciddi bir durumda böyle bir tedbire başvurulması gerektiğini vurgulamıştır. Sözleşme’nin 11. maddesi altında devletler, böyle bir tedbire neden başvurduklarını gösteren meşru sebeplerini ortaya koyma yükümlülüğü altındadır. Mahkeme’ye göre, derneğin feshedilmesine yönelik kararda dayanılan bulguların kendisi terörizme teşvik anlamına gelmemektedir. Söz konusu davada örgüt propagandası yapma noktasına ulaştığı söylenebilecek tek hareket, Sope Roje gazetesinin dağıtımıdır ki kararda bu gazetenin içeriğinin nasıl terörizme teşvik ettiği ikna edici bir şekilde açıklanmamıştır.
Mahkeme bu nedenle derneğin feshi kararının kabul edilebilir ve ikna edici gerekçelere dayanmadığına karar vermiştir. Bu, başvurucu dernek ve üyeleri üzerinde ve ayrıca genel olarak, insan hakları örgütleri üzerinde caydırıcı bir etki yaratmaktadır.
Son olarak, bu iddiaların ispatlandığı varsayılsa bile Mahkeme, yerel mahkemelerin daha az katı bir tedbire başvurmayı düşünmediklerini ve Hükümet’in derneğin kapatılmasının yetkililerin amaçlarını sağlamaya elverişli tek seçenek olduğunu gösterecek yeterli delil sunmadığını gözlemlemiştir.
Yerel mahkemelerin dernek kurma özgürlüğünün özünü zedeleyen derneğin feshedilmesi kararı için ikna edici gerekçeler ortaya koymaması, yerel mahkemelerin bu tedbiri haklılaştırma yükümlülüğünü kaldırmamaktadır. Bu sebeplerle Mahkeme, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığına ve Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Karar sadece Fransızca’dır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 7 Temmuz 2020 tarihli Gros v. Slovenya kararında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Başvuru, başvurucuya ait araziler ile kesişen yolları kamu yolu olarak nitelendiren belediye yönetmeliklerine ilişkindir. Başvurucu söz konusu yönetmeliklere itiraz etmek amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne erişim hakkı yönünden Sözleşme’nin 6. maddesi ve anlaşmazlığa konu arazilerin mülkiyeti yönünden ise Ek 1 numaralı Protokol’ün 1. maddesi kapsamında başvuru yapmıştır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucuya somut davanın şartları göz önünde bulundurulduğu zaman aşırı ve öngörülemeyecek bir yük yüklediğini, bu nedenle bir tarafta başvuru için şekli şartlara uygunluğun sağlanmasının meşru amacı ve diğer tarafta mahkemelere erişim hakkı arasında kurulması gereken adil dengenin bozulduğu ve Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiştir.
Kararın tamamını buradan okuyabilirsiniz. Mahkeme tarafından yayımlanan kararın çevirisi Batuhan Karataş tarafından yapılmıştır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), Mugemangango v. Belçika (Büyük Daire) kararında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin (serbest seçim hakkı) ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 13. maddesinin (etkili başvuru hakkı) ihlal edildiğine oybirliği ile karar verdi.
Dava, 25 Mayıs 2014’te yapılan seçimlerle ilgili bir seçim sonrası uyuşmazlığı hakkındadır. Mahkemeden önce, Bay Mugemangango seçim sonuçlarına itiraz ettikten sonra Valon Parlamentosu tarafından yürütülen usul hakkında şikayetçi olmuştur. İç hukuk uyarınca şikayetine karar verme yetkisine sahip tek organ olan Valon Parlamentosu’nun şikayetini incelerken hem hâkim hem de taraf olarak hareket ettiğini öne sürmüştür. Mahkeme, Bay Mugemangango’nun şikâyetinin, tarafsızlığının gerekli garantilerini sağlamamış ve takdir yetkisi iç hukuk hükümleri tarafından yeterli kesinlikle sınırlandırılmamış bir organ tarafından incelendiği kararına varmıştır. Prosedür boyunca Bay Mugemangango’ya sağlanan, keyfi bir temelde uygulamaya konulmuş güvenceler de aynı şekilde yetersiz kalmıştır. Bu nedenle, şikâyetleri keyfiliği önlemek ve etkili incelemeyi temin etmek için yeterli ve elverişli güvenceler sunan bir usulde ele alınmamıştır. Mahkeme ayrıca, bu tür güvencelerin yokluğunda bu hukuk yolunun Sözleşme’nin 13. maddesindeki amaçlar için de etkili olmayacağını kabul etmiştir.
Kararın tamamını buradan, özet çevirisini aşağıdan okuyabilirsiniz.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 2 Temmuz 2020 tarihinde N.H. ve diğerleri v. Fransa kararında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 3. maddesinin (işkence ve kötü muamele yasağı) başvurucular N.H., K.T. ve A.J. açısından ihlal edildiğine ve S.G. açısından ihlal edilmediğine oybirliğiyle karar verdi.
Başvuru, Fransa’da yaşayan beş bekar sığınmacı erkeğe aittir. Başvurucular, Fransız hukukuna göre almaları gereken maddi ve finansal desteği alamadıklarını ve bu sebeple aylarca, insanlık dışı ve küçük düşürücü şartlarda uyumak zorunda olduklarını iddia etmişlerdir.
Mahkeme; başvurucu N.H.’nin hiçbir geliri olmadan sokakta yaşadığını, başvurucular K.T. ve A.J.’nin ise sırasıyla 185 ve 133 gün sonra “Geçici Ödenek”ten yararlandıklarını ve yine sokakta yaşadıklarını kaydetmiştir. Buna ek olarak N.H., K.T. ve A.J.; sığınmacı olarak kaydedilmelerinden önce bir süre boyunca bu durumlarını kanıtlayacak belgelerden yoksun şekilde yaşamak zorunda bırakılmışlardır.
Fransız makamları, iç hukuktan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemiştir. Başvurucuların aylarca yaşadıkları kötü uyku, hijyen noktalarına erişememe, tamamen gelirsiz olma ve her an saldırıya uğrama veya soyulma korkularından sorumlu bulunmuşlardır. Başvurucuların onurlarına saygı gösterilmemiş ve aşağılayıcı muamelenin mağduru olmuşlardır.
Mahkeme; bu yaşam koşullarının, Fransız makamlarından uygun bir cevap alamamakla ve yerel mahkemelerin, bekar erkekler olmaları sebebiyle yetkili makamların yeterli kaynak ayıramamasından bahisle verdiği sistematik ret kararlarıyla birleştiğinde, Sözleşme’nin 3. maddesinin uygulanmasını gerektirecek bir yoğunluğa ulaştığına hükmetmiştir. Fransız makamlarının kusuru sonucu başvurucular N.H., K.T. ve A.J. kendilerini, Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı bir durumda bulmuşlardır.
Kararın tamamını buradan okuyabilirsiniz. Mahkeme’nin yayınladığı basın özeti Dicle Demir tarafından çevrilmiştir.
Merhaba,
Haziran 2020’de 12’si Türkiye’ye karşı 24 İHAM kararının yer aldığı bülten yayında.
Önümüzdeki ay görüşmek üzere.
Yaşam hakkı ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü
Sarı v. Türkiye, Başvuru no. 2429/13, Karar tarihi: 23.06.2020
19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerinde gerçekleştirilen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nda güvenlik güçleri tarafından öldürülen başvurucunun yakını için açılan davada güvenlik güçleri hakkında beraat kararı verilmesi – Yaşam hakkının ihlali
İşkence, insanlık dışı ve kötü muamele yasağı ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü
N.T. v. Rusya, Başvuru no. 14727/11, Karar tarihi: 02.06.2020
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 2 Haziran 2020 tarihinde verdiği N.T. v. Rusya kararında, müebbet hapis cezası alan başvurucunun cezasını çektiği ilk on senede yalnızca müebbet hapis cezası aldığı için düzenli olarak kelepçelenmesini ve katı cezaevi rejimine tabi tutulmasını Sözleşme’nin 3. maddesinde düzenlenen insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele yasağını ihlal ettiğine karar verdi. Sonuç olarak Mahkeme, başvurucunun beş yıldan uzun süre düzenli olarak kelepçelenmesi, tecritte tutulması, günün 22.5 saatini iş ya da eğitim gibi hiçbir faaliyette bulunmadan hücresinde geçirmek zorunda kalması gibi muamelelerin başvurucuda ciddi bir strese yol açtığına, bunun da insanlıkdışı olduğuna karar verdi. Mahkeme ayrıca, bu başvurunun Rusya’da hapis cezalarının ilk on senesini çeken müebbet hapis cezası alan mahpuslara yönelik cezaevi rejiminin sistematik bir sorunu ortaya çıkarttığını belirterek reform için bazı tedbirler önerdi. Kararın özet çevirisini buradan okuyabilirsiniz.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, 9 Temmuz 2020 tarihli Y.T. v. Bulgaristan Daire kararıyla, oybirliğiyle:
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 8. maddesinin (özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı) ihlal edildiğine karar vermiştir.
İlgili dava, fiziksel görünümünü değiştirmek için çeşitli adımlar atan Y.T. isminde bir trans erkekle ilgili olup, Bulgaristan mahkemeleri tarafından cinsiyet kimliğinin hukuken tanınması taleplerinin reddedilmesine dayanmaktadır. Başvurucu, cinsiyet kimliğinin ergenlik döneminden beri farkında olduğunu ve toplumsal hayatını bir erkek olarak sürdürdüğünü ifade etmektedir.
Mahkeme, yargı yetkililerinin, Y.T.’nin fiziksel görünümünü değiştirmeye başlamasıyla bir cinsiyet uyum süreci içinde olduğunu ve kendisinin sosyal ve ailesel hayatını uzun süredir erkek olarak devam ettirdiğini ortaya koyduğunu tespit etmiştir. Bununla birlikte, söz konusu cinsiyet kimliğinin hukuken tanınması talebinin kamu yararıyla bağdaşmadığını ve talebin reddedilmesi gerektiği kanaatinde olan yetkililer, ilgili kamu yararı niteliğini ortaya koyamamış ve Y.T.’nin cinsiyet kimliğinin hukuken tanınması hakkıyla ilgili yarar arasında bir dengeleme faaliyetinde bulunmamışlardır.
Mahkeme, yerel mahkemelerinin gerekçelendirmesindeki katılığın, Y.T.’yi –makul bir sebep olmaksızın ve kesintisiz bir süre için– oldukça sorunlu bir konuma yerleştirdiğini, başvurucunun kırılganlık, aşağılanma ve kaygı duymakla mesul kılındığını tespit etmiştir. Mahkeme, Y.T.’nin cinsiyet kimliğinin hukuken tanınmaması için, yerel mahkemelerin ilgili ve yeterli ağırlıkta gerekçeler sunmadığını ve diğer davalarda ilgili iznin verilmesinin neden mümkün olduğunun açıklanmadığını ifade ederek, bu sebeplerle Y.T.’nin özel hayata saygı hakkına yapılan müdahalenin haksız nitelikte bir müdahale teşkil ettiğine karar vermiştir.
Mahkeme tarafından yayımlanan basın özetinin çevirisi, av. Polat Yamaner tarafından yapılmıştır.
6284 Sayılı Kanun’da Düzenlenen Önleyici Tedbirin Niteliğine Yönelik Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararları Kapsamında Bir Değerlendirme
Bezar Eylem Ekinci – Dr. Öğretim Üyesi, Doğu Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı.
Giriş
Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un[ii] (6284 sayılı Kanun) amacı, şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesidir (md. 1). Bunu gerçekleştirebilmek için 6284 sayılı Kanun’da koruyucu ve önleyici olmak üzere iki tür tedbir öngörülmüştür. İlgili Kanun’da düzenlenen bu tedbirler, geçici hukuki koruma tedbiri niteliğindedir.[iii]
6284 sayılı Kanun’da düzenlenen koruyucu ve önleyici tedbirler arasında nitelikleri ya da yöneldikleri amaçları gibi bazı temel farklılıkları vardır. Bu farkların doğru anlaşılması ve uygulanması, ilgili Kanun’un şiddetin önlenmesi amacının gerçekleştirilebilmesi bakımından oldukça önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, 6284 sayılı Kanun’da düzenlenen bu tedbir kararları bakımından hak ihlali olup olmadığı yönünde incelemeler yaparken, her iki tedbir kararının farklarına yönelik değerlendirmelerde de bulunmuştur. Bu çalışmada esas olarak önleyici tedbir kararının hukuki niteliğine ve amacına ilişkin Anayasa Mahkemesinin yaptığı bazı temel belirlemelere yer verilecektir.
Burada ilk olarak, 6284 sayılı Kanun’da öngörülen, koruyucu ve önleyici tedbir kararlarına genel hatlarıyla bakmak yol gösterici olacaktır. Ardından Anayasa Mahkemesinin, her iki tedbir türü arasındaki fark kapsamında önleyici tedbirin hukuki niteliğine yönelik değerlendirmelerde bulunduğu bireysel başvuru kararları ele alınacaktır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), başvurucunun kendisine yönelik bir savaş suçları yargılaması sırasında kendi savunması kapsamında ortaya koyduğu ifadeler sebebiyle aldığı hakaret sebepli mahkûmiyete ilişkin 25 Haziran 2020 tarihli Miljevic v. Hırvatistan davasında, oybirliğiyle, Sözleşme’nin 10. maddesinin (ifade özgürlüğü) ihlal edildiğine karar vermiştir.
Spesifik olarak başvurucu kapanış ifadesinde, savaş suçu yargılamasında herhangi bir rolü olmayan ve üçüncü taraf niteliği taşıyan Hırvat Ordusu’ndan emekli bir albayı tanıkların ifadelerini değiştirmelerini sağlamakla suçlamıştır.
Mahkeme, özellikle yerel mahkemelerin bir tarafta yer alan başvurucunun kendisini savunma hakkı bağlamındaki ifade özgürlüğü ve diğer tarafta yer alan Albay’ın saygınlığını koruma hakkı arasında adil bir denge kuramadığına hükmetmiştir.
Bilhassa, Albay’ın başvurucunun duruşmalarına katılmak ve savaş suçlarının ortaya çıkarılması yönündeki dikkat çekici aktiviteleri sebebiyle kamuoyunun göz önünde bulunduğu gerçeği de düşünüldüğü zaman eleştirilere karşı daha geniş boyutlarda tolerans göstermiş olması gerekmektedir. Aynı zamanda başvurucunun ifadeleri kötü niyetli değildir ve kendisine yönelik süren yargılama süreciyle yeterince ilişkilidir.
Mahkeme önceliğin, ifadeleri yargılama sürecinde yer alan bir katılımcıya veya üçüncü bir kişiye/tarafa yönelmiş haksız ve yanlış suç şüphesi oluşturmadığı sürece savunmasını yapmak amacıyla ve hakaret/adını lekeleme/iftira sebebiyle dava edilme korkusu olmadan özgürce kendisini ifade etmek isteyen sanığa verilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Somut olay, başvurucunun ithamları Albay’a yönelik herhangi bir adli soruşturma ile sonuçlanmadığı için bu kapsamda değildir.
Kararın tamamını buradan okuyabilirsiniz. Basın özeti çevirisi Batuhan Karataş tarafından yapılmıştır.


